25 Kasım 2009 Çarşamba

Açılım Hataları



Doç. Dr. Sedat Laçiner

Açılımdan çok açılım hatalarını yazar olduk. Demek ki durup düşünecek bir hayli husus var.

Hataların başında acelecilik geliyor. Muhalefet daha ilk günden itibaren hükümetin yakasına adeta yapıştı, “pakette ne var?” “2 ay oldu hala somut bir şey yok mu” dedi durdu. Sanki bir iki ayda mucizeler çıkacakmış gibi davrandı. Bilerek, ya da bilmeyerek iki ayağı bir pabuca soktu.

Muhalefetin tepkisini normal karşılayanlar çok…

“Bu muhalefettir, bizde böyledir” diyen hiç de az değil… Fakat asıl aceleci davranan hükümet oldu, “Ocağa kadar çözeriz”, “analar ağlamayacak”, "bu kış terör biter" tarzı açıklamaları ile hükümet televizyonlardaki “azzzz sonraaa” cıngıllarını hatırlattı.

Sanki elde mucizevî bir formül varmış da, milletten saklanırmış gibi yapılarak beklentiler gereksiz yere şişirildi de, şişirildi. Böylece Hükümet kendi kendine tuzaklar kurdu, sonra da o tuzaklara bir bir düşerek “kim kurdu bu tuzakları” diye hayıflandı durdu… Sanki önce çelme taktı kendi kendine, sonra da yuvarlanarak yere yıkıldı etrafına kızarak..

Oysa büyülü bir formül yok… Böylesine bir süreçte sadece ter var, sabır var, sıkıntı var, belki bir miktar daha kan var…

Hiçbir ülke için kolay olmadı, Türkiye için de olmayacak.

Kısa sürede işler yoluna girmeyecek…

Kısa sürede terör örgütü “yapı paydos” demeyecek…

Aceleciliğin hiçbir anlamı yok. Acele işe kimlerin karışacağı malum.

Önce iyi bir hazırlık lazım, onunla birlikte iyi bir strateji ve elbette stratejiyi sabırla ve tüm araçlarıyla aynı zamanda uygulayabilecek uyumlu bir ekip…

Aceleyle iş kotarmak mümkün değil… Ekip olmadan, güvenebileceğiniz bir bürokrasiyi, güvenlik güçlerini ve diğer teknik elemanları temin etmeden yola çıkmak yarar değil, zarar getirir…

Cephedeki yığınak hatalarını siyaset kürsüsünde yaratacağınız harikalar ile bertaraf etmek de mümkün olmayabilir…

Bu arada terör sorunu ile Kürt sorununu aynı sepete atıp tek bir formülle bir çırpıda ikisini birden aradan çıkarmak da mümkün değil…

Yok öyle bir formül…

***

Habur görüntüleri ve 10 Kasım kazası iyi birer ders olmalı…

Eğer hükümet buradaki hatalardan dolayı sadece başkasını suçlayarak, ders almadan yoluna devam eder ise Türkiye ileride çok daha büyük yol kazalarını görecektir.

Bu nedenle ilkinde Islak İmza Krizi’ne, ikincisinde Öymen Krizi’ne güvenerek yola devam etmek, gerekli dersleri almadan, gerekli önlemleri almadan yola devam etmek hatada ısrar olur ve sonu AK Parti için de, ülke için de felaket olur.

***

Doğrudur, Türkiye’nin artık tahammülü kalmamıştır, bu sorun çözülmelidir. Fakat meselelerin aciliyeti bizleri acele etmeye değil, daha dikkatli ve daha sabırlı bir şekilde sorunlarımız ile ilgilenmeye yöneltmelidir.

İzmir’de ‘Faşistler’ mi Taş Attı?



Prof. Dr. İhsan Bal

2005 yılındaki kuruluş aşamasında ve sonrasında Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate alacağını, herkes için demokrasi isteyeceğini, etnik milliyetçiliğe hapsolmayacağını söyleyen DTP Türkiye’nin sükûnete en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde maalesef bu sürece katkı vermemektedir. Öyle anlaşılıyor ki süreç, Habur’daki ağır tahrik sonrası İzmir’e kadar taşınmıştır.
Başkalarından sinirlerine hâkim olmalarını ve demokrasi için ciddi çaba sarf etmelerini talep eden DTP’nin kendisinin bu konuda hiçbir katkıda bulunmaması çok dikkat çekicidir. Şunu anlamak çok zor: Toplumsal uzlaşıyı, ortak değerlerde buluşmayı ve farklı toplumsal kesimler ile empati kurmayı bu kadar önemsediğini söyleyenler, İzmir’de PKK bezleri açanların veya Öcalan’ı destekleyenlerin nasıl bir gerilim yaratma çabası içerisinde olduklarının farkında değiller midir? Evet, toplumsal hafızamız zayıf olabilir, ancak20 Haziran 1987’de Mardin ili Ömerli ilçesi, Pınarcık köyünde 16’sı çocuk, 6’sı kadın, 8’i erkek, toplam 30 kişinin katledildiği vahşeti unutacak kadar değil. Öcalan’ın bu eylemden soyutlanması mümkün müdür? Ya da Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde aralarında kadınların da bulunduğu 28 kişinin 6 Temmuz 1993’te katledilmesi ve benzeri daha birçok vahşet PKK ve Öcalan’dan ayrı düşünülebilir mi?
Niyetimiz kesinlikle yakın tarih trajedilerini günümüze taşıyarak çatışmaları alevlendirmek değil. Ancak empati kurmak ve geçmiş ile yüzleşmek sadece asit kuyularının ortaya çıkarılması ile sınırlı tutulamaz. Türkiye’nin batısı doğusuna kucak açar, demokrasiyi savunup hukuk standartlarını yükseltir ve hatta geçmişi ile yüzleşmeye bu kadar yakın dururken, doğunun bir kısmını temsil ettiğini iddia eden bir partinin yandaşlarının Türkiye’nin en batısında PKK bezleri açmaları, kanla yıkanmış bir örgüt lideri lehine sloganlar atmaları kabul edilemez bir tahriktir. Demokratikleşme sürecinde içtenlik testi muhakkak karşılıklı empati gerektirmekte ve süreç ‘ikimizin hikayesi’ olarak düşünülmek zorundadır. Yakın tarihimize bakacak isek birlikte bakacağız ve sonuçta acılarımızı birleştirerek mutlu, güçlü ve özgür bir Türkiye’yi inşa edeceğiz. Ancak bu süreç masumların katledildiği terör eylemlerinin meşrulaştırılması üzerine inşa edilemez.
İzmir’de DPT’lilere atılan taşlara tepki gösterebiliriz, bunu demokratik bulmayabiliriz ki ben de yapılanı onaylamayanlardanım; ancak, taş atanların faşist olduğunu iddia etmek toplumun hassasiyetinin doğru okunmadığını göstermektedir. Ahmet Türk saldırıları “faşist anlayış” olarak tanımlamakla Mussolini ve Hitler’le özdeşleşen ırkçı siyaseti ve demokrasiye kökten karşı çıkan bir yaklaşımı ön plana çıkarmaktadır. Bu tanımlama sorumluluğu tamamen karşı tarafa atan ve özünde empatiyi katiyen barındırmayan kolaycı bir yaklaşımdır. Oysaki kalabalığın neden öfkelendiğini ve neden tahrik olduğunu anlama zahmetine katlanacak bir DTP, sadece ülkenin batısında değil, doğusunda da bir kısım sessiz kalabalıkların PKK ve Öcalan ile özdeşleşen şiddetin normalleştirilmesi çabasına karşı çıktıklarını görecektir. Türkiye’deki Kürtlerin haklarına eskisinden çok daha fazla ‘evet’ diyen ve bunun normalleşmesini savunan geniş kitlenin karşısına böylesine simgesel cinayetlerle anılan bir örgütü ve liderini koymak ne demokratikleşme sürecine ne Türkiye’de hukukun içselleştirilmesine ne de daha fazla özgürlüğe katkı sağlamaktadır. İzmir’deki öfkeli kalabalığın davranışları tasvip edilemez, ancak bu kitlenin ağır tahrikler karşısında taşlı saldırıda bulunması faşizan değil, olsa olsa tepkisel bir durumdur. Bu tür toplumsal olaylar karşısında olayların nedenleri konusunda kendi payına düşeni okumadığı sürece DTP’den Türkiye’nin hiçbir bölgesine daha fazla demokrasi getirmesi beklenemez. Faşizm mi? Bu sadece aynada kendine bakamayanların son zamanlarda kestirmeci bir yaklaşımla başkalarını suçlamasının adı olmaya başlamıştır.

Rusya'nın İran Politikası Değişiyor mu?



Habibe Özdal, USAK Karadeniz ve Rusya Araştırmaları Merkezi

Uluslararası siyasetin oldukça hareketli olduğu bir döneme tanıklık ediyoruz. Özellikle ABD’de iktidara gelen Obama’nın, dış politikada Bush döneminden farklı bir anlayış sergileyerek, dış politika mevzularını, diğer uluslararası aktörlerle birlikte hareket ederek çözme odaklı hareket etmesi, dış politikayı gündemin üst sıralarına taşıdı. Bununla birlikte bahsedilen hareketliliğin, ülkelerin dış politikalarında ne gibi değişiklikler yaratacağı da merak konusu oldu.


Birkaç hafta önce Avrupa gezisinin son ayağı kapsamında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ve Başkan Medvedev ile Moskova’da bir araya gelen ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın görüşme sonrasındaki açıklamaları, akla “Rusya İran’a yönelik politikasını değiştiriyor mu?” sorusunu getirdi. Batı medyası, Medvedev’in New York’ta yaptığı konuşmaya referans vererek, Rusya’nın, İran’a yönelik izlenecek politikada değişikliğe gidip, ABD ile ortak tavır sergileyeceğini duyurmakta bir çekince görmedi. Bu değerlendirmeyi yapanlar şüphesiz, Obama’nın, Bush döneminden miras aldığı ve Rusya’nın başından beri kendisine yönelik bir tehdit olarak algıladığı Doğu Avrupa’ya kurulması planlanan füze kalkanı sisteminden vazgeçmesiyle, Rusya ve ABD’nin uluslararası sorunlara karşı işbirliğinde bir adım öteye gitmelerinin mümkün olacağı noktasından hareket etmektedirler. Buna ek olarak Medvedev’in New York’ta, ‘yaptırımlar nadiren olumlu sonuç verir, ancak bazen kaçınılmazdır’ değerlendirmesinde bulunması da, Rusya’nın uzun süredir sürdürdüğü “İran’a karşı yaptırımlara destek vermeme” politikasını terk ederek, İran’a yönelik tavrının değişeceği ve ABD ile Rusya’nın İran’a karşı ortak tutum takınabileceği şeklinde yorumlanmıştır.

Clinton’ın Moskova ziyaretinde ele alınan meseleler; aralık ayında sona erecek olan START-1 anlaşmasının yerini alması beklenen yeni anlaşmanın hazırlanması, Afganistan’da Rusya-ABD işbirliğinde sağlanan ilerlemeler ve İran’ın nükleer programı olmuştur. Görüşme sonunda ise daha çok üzerinde durulan konu İran meselesidir. Kremlin ve Beyaz Saray, Afganistan’da ortak hareket etmeye karar vermiş, stratejik silahların azaltılması ile ilgili olarak da uzlaşıya sahipken, İran’ın gündeme oturması şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte, özellikle son dönemde görülen ABD ve Rusya’nın ‘iyi niyet’ beyanlarından, bu iki ülkenin İran’a yönelik olarak izlenecek politika gibi kritik bir konuda uzlaştıkları yanılgısına düşmemek gerekir. Diğer bir ifadeyle, Medvedev’in New York’ta BM Genel Kurulu sırasında yaptığı açıklamaya temkinli yaklaşmakta fayda vardır.


Bu noktada birkaç neden sıralanabilir. Birincisi Rusya’nın, İran’ın nükleer faaliyetlerinde anahtar ülke pozisyonunda olmasıdır. Şöyle ki, Buşehr’de inşası süren reaktör Rus mühendislerce yapılmaktadır ve reaktörün ihtiyaç duyduğu yakıt Rusya tarafından tedarik edilmektedir. Dolayısıyla Rusya, hali hazırda İran’daki nükleer faaliyetlerin bir parçasıdır. Hatta Rusya, 1995’ten beri İran’ın nükleer alandaki tek partneridir. Dolayısıyla Rusya’nın, İran nükleer faaliyetlerinde bu derece önemli olan pozisyonunu kaybetmek istememesi ve bu yönde adımlar atmamaya gayret etmesi şaşırtıcı değildir. İkincisi, Rusya hem İran’ın nükleer faaliyetlerinden tedirginlik duyan başta ABD ve AB olmak üzere uluslararası aktörler ile hem de İran ile iyi ilişkilere sahip durumdadır. Kremlin’in bu pozisyonunu da kaybetmek istememesi anlaşılabilirdir. Bu iki önemli unsur değerlendirildiğinde, Rusya’nın İran’a yönelik politikasının değişip değişmediği sorusu daha iyi bir şekilde yanıtlanabilir. Sonuç olarak, Obama’nın, Rusya’yı başından beri rahatsız eden füze kalkanı projesini şu haliyle uygulamaktan vazgeçmesi, iki ülkenin iyi niyet beyanları ile birleşince ABD ve Rusya’nın, İran’ın nükleer programı konusunda daha yakın bir işbirliğine gidecekleri fikri, Medvedev’in New York’ta sarf ettiği sözlerin de etkisiyle, gündemde ağırlıklı olarak yer buldu.


Oysa Medvedev’in aynı açıklamasında, öncelikle diplomasinin etkili olarak kullanılması gereği vurgulanmaktaydı. Bu nedenle Rusya’nın İran’a yönelik politikasında değişiklik öngörenler, Rusya’nın İran nükleer faaliyetlerindeki kilit rolünü göz ardı etmektedirler. Diğer taraftan Rusya, uzun bir süredir iyi ilişkilere sahip olduğu İran’ı doğrudan karşısına almamaya çaba sarf edecektir. Bunun da daha önce bahsedildiği üzere hem ekonomik hem de siyasi gerekçeleri mevcuttur. Bu bakımdan gelişmeleri çok boyutlu değerlendirmek ve İran nükleer faaliyetlerinde Rusya’nın sahip olduğu kilit rol değişmediği sürece, Rusya’nın İran politikasında radikal bir değişiklik beklememek gerekir. Son olarak ABD ve Rusya’nın tarihsel güvensizliğe dayalı ilişkilerini yeniden başlattıklarını da hesaba katarsak, iki ülke işbirliğinin yavaş yavaş ilerleyeceğini, zira karşılıklı güven tesisinin zaman alacağını da dikkate almak faydalı olacaktır.


Not: Bu yazı 21.11.2009 tarihinde Radikal Gazetesinde yayınlanmıştır.

Grup Çağrışımlar, Tavuri, Mogabgap ve Karakol


Doç. Dr. Mehmet Hasgüler

1970’li yılların Karakol anılarımıza ve nostaljik yolculuğumuza bugün de devam ediyoruz.

Türk Filmi, Basedembo, Kedicikli Sigara

1970-1971’de Makarios’un bizlere ‘lütfettiği’, hafta sonları devlet televizyonunda Türk filminin olduğu saatlerde hepimiz Fadıl dayının evinde adeta mini bir sinema yaratıyorduk. Basedembolar hazırlanır ve Türk filmi izlemek için televizyonun başına geçilirdi. Televizyon izlemeye bir ücret yoktu, ama basedembolar da bugünkü çaysız Lig Tv izlenmesindeki gibi mütemmim cüzüydü. Hemen herkesin emekçi denilebilecek bir sosyal sınıfa ait olduğu ve emek gücüyle geçindiği Karakolda Rahmetli Fadıl dayı varlıklıların arasındaydı. Yine de ailesi ile alçak gönüllü bir hayatı seçmişlerdi. Küçük bir dükkanı vardı ve hepimizin yemişçisiydi. Leblebi ve Karasakız için uğrağımızdı. Rahmetli Mehmet Salih dedemin -adını henüz 4-5 yaşındayken söyleyemediğim için kedicikli sigara dediğim- Craven-A sigarasını almak için ise “zengin” Kazımın emektar, küçük dükkanı veya Hasanagi’nin büyükçe bakkal dükkanı imdada yetişirdi. Zengin Kazım beyaz takım giymeyi çok severdi. Özellikle de Cumaları! Ben o zaman kendisini biraz takıp takıştırmaya düşkün zannederken, aslında ne kadar mütevazı olduğunu sonradan öğrenecektim.

Karakol Sokaklarındaki Leblebi, Gannavuri ve Karasakız Nöbetleri

O günlerde marketler falan daha hayatımıza girmemişti. Karasakız ile leblebi tam bir tutkuydu. İki ölçek leblebi ve iki Karasakız. Önce leblebiler tüketilir, ardından sıra Karasakıza gelirdi. Savaş sonrası bu ikiliyi çok aradım. Geriye sadece leblebi kalmıştı. Leblebi de Karasakız olmadan leblebi olmuyordu! Bir de kuruyemiş olan gannavuriler de favorimizdi. Leblebi, Gannavuri ve Karasakız… Çocukluğumun tatları!

Sanat, Açık Üniversite ve Grup Çağrışımlar

Karakol herkesin birbirine yardım ettiği ve dayanışma gösterdiği bir yerdi. Buranın çocukları genelde yetenekliydi. Müzik grubu kurmuş abilerimiz vardı. Hemen evimizin arkasında oturan ve çalışmalarını orada yapan Kemal Kasım vardı mesela. “Çağrışımlar” adını verdikleri müzik grubunun içinde Kemal Kasım, rahmetli Ahmet Ali ve Erdoğan Elmas Karakollulardı. Birbirinden yetenekli ve örnek insanlardı bu Karakol çocukları. Karakol’un elbette ben de bıraktığı hatıraların başında oyunlar gelir ve oyun vesilesiyle kazanılanlar. Makarenko’nun ‘yaparak öğrenme’ diye ifade ettiği şey Karakol sokaklarında doğal olarak vardı. Büyükler mutlaka küçüklere iyi ve güzel bildiklerini anlatıyordu ve sokaklar tam bir açık üniversite gibiydi.

Abilerimiz ve Sportif(!) Amaçlı Kavgalar

Bizden en az beş altı yaş büyük abilerimiz vardı. Bunların hangisinin Karakol’dan, hangisinin Çukurlar’dan olduğunun bir önemi yoktu. O yıllarda kavgalar, döğüşler çok önemliydi. Sadece çocuklar arasında değil, ağabeylerimiz arasında da önemliydi. Amcam Gürsel Salih’in arkadaşlarından Haldun, Gürsel Atilla, Trimbono ve kardeşi rahmetli Salih, Aydan ve Suphi... Bu isimler mahalleden olanların anlayacağı ilginç kodlara sahipti. Benimkiler de aslında amcamın arkadaşlarının bir uzantısı gibiydi. Örneğin mahallelerarası kavgamızın şefi Suphi, amcamın arkadaşı ve akranıydı. Bizlerden beş yaş büyüktü. Genelde Suphi abimiz mahallenin yaşıtlarını dövüştürürdü. Ancak bunlar vakit geçirme ve “sportif amaçlı”ydı. Bu kavgalarda yeğenim Arap Ergin, Canbulat Nasıf, Mustafa İsmail en güçlülerdi ve rakiplerini mutlaka alt ederlerdi. Bana da hep Emirali düşerdi. Şimdilerde Emirali İstanbul’da iyi bir plastik cerrah olmuştur. Benim de bir operasyonumu bizzat yapmıştı kendisi.

Tavuri hem sınıfımdaydı hem de sıra arkadaşımdı

Diğer arkadaşlarımdan birisi de sonradan Kıbrıs’ta herkesin iyi tanıdığı ve bildiği Mustafa, namı değer Tavuri’ydi. Tavuri tam bir şeytan! Lakabı boşuna konmadı. Sınıfın silgilerini toplar sonra bir yerlere atardı. O günlerde aslında çalmak amacında değildi, sadece muziplik peşinde kişiliğini kanıtlamaya çalışıyordu. Zaten kendisi şaka yapmayı çok seven, zeki ve oldukça da muzip biriydi.

Arkeolog Mogabgap

Karakol günlerinde yani çocukluk zamanlarında gizemli yerlerden biri de Mogabgap’ın (Theophilos) eviydi. Mogabgap, Hristiyan-Arap, mesleği arkeolog, bir eski eser görevlisiydi. Onu hep bir tılsımla anar ve oradaki hayatı çok merak ederdik. Bugün Karakol’un Çukurları serbest bölge diye ayrılmış ve duvarlarla örülmüştür. Bu aslında Karakol’u kimliğinden koparan gelişmelerden birisiydi. Elbette Mogabgap’ın evini de bu duvarlarla Karakol’dan kopardılar. Mogabgap’ın efsanelerimizdeki yeri hep ön sıralardaydı. Bildik bütün komplo teorilerini arkadaşlar arasında kurgular ve durumuyla ilgili aramızda sürekli bir tartışma yapardık. Bir türlü doğru dürüst bir izahat da veremezdik. Bunun sebebi de bizden uzakta, yüksekte ve biraz da bizlere benzememelerinden kaynaklanırdı bu merak ve endişe. Napacan çocukluk işte. Etnik meselenin aramızda hortladığı günlerde farklılığa karşı şüphecilik bizi de kuşatmıştı.

Sakarya ve Hendek Panayırları

Aynı dönemde panayırlarımızın en popüleri Karakol’a yakın Sakarya ve Hendek’te yapılanlardı. Ama benim favorim Sakarya değil, Hendektekiydi. Hendek panayırı bilindiği gibi Mağusa Surlarının gölgesinde yapılmaktaydı. Surlar Hendeğe ayrı bir gizem ve atmosfer sağlamaktaydı. Hendek Panayırına gitmenin tadını bir türlü unutamıyorum. Mağusa’nın surlar içinde bu yıl ilk defa denenmiş bir panayır var. Ama Hendek kimliğiyle panayırın kazandığı şöhreti bilenlerin onu beğenmesi mümkün değildir. Hendek panayırının canlandırılması aslında Mağusa’ya kimlik verecek önemli bir tarihi alandır. Orada kurulacak bir panayırın en büyük etkisi gerçek bir nostaljiyi canladıracağından eminim. Bir gün Mağusalılara Hendek panayırları kazandıracak yerel yöneticiler umarım yazılanlara kulak verirler. Yerel yönetimler aslında günümüzde çok önemli misyonlara sahipler. Bu tür nostaljiler hayat bulduğu oranda kentin dinamiklerine yeni soluk alma alanları yaratılabilir.

Yeni AB Konseyi Başkanı Türkiye-AB İlişkileri Açısından Ne İfade Ediyor?



Doç. Dr. Mehmet Özcan,USAK AB Araştırmaları Başkanı

Uzun süredir devam eden tahmin yürütmelerin ve tartışmaların ardından AB liderleri dün akşam ilk Konsey Başkanlarını seçtiler. Uluslararası siyasi arenada düşük profilli bir siyasetçi olan ve ülkesi dışında neredeyse tanınmayan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy ilk AB Konseyi Başkanı olarak belirlendi. Yine Lizbon Anlaşması çerçevesinde yeni oluşturulan bir pozisyon olan Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği görevine de İngiliz merkez solundan Komisyonun ticaretten sorumlu üyesi Catherine Ashton getirildi.

Her iki temsilcinin de neredeyse hiç tanınmaması ve Zirve öncesinde yeni pozisyonlara ilişkin oluşan yüksek beklenti nedeniyle yeni temsilciler birçok değişik kesimde ‘hayal kırıklığı’ yaşanmasına sebep oldu. Örneğin, Yeşiller Partisi Eş Başkanı Daniel Cohn Bendit AB’nin bu seçimlerle dibe vurduğunu belirtirken The Guardian Gazetesi “yeni seçilen temsilcilerin Çinli, Rus ya da Amerikan muhataplarınca eşit statüde kabul edilmesi” konusundaki şüphelerini dile getirdi.

Özetle, üye ülkeler arasında minimalist bir anlayışla seçilen yeni temsilcilerin AB bütünleşmesi açısından ‘heyecan yaratabilecek’ figürler olmadığı ortaya çıkmaktadır. Oysa hem yasal statü hem de sembolik anlamı açısından bu seçimler AB için önemli bir fırsat olabilirdi.

AB Konseyi Başkanlığı ve Yüksek Temsilcilik Nedir?

Lizbon Antlaşması uyarınca AB Konseyi üyeleri nitelikli oy çoğunluğu esasına dayanarak 2,5 yıl görev yapacak bir AB Konseyi Başkanı seçmişlerdir. En fazla iki dönem yenilenebilecek bu başkan sayesinde AB Konseyi çerçevesinde dönüşümlü başkanlık sistemine son verilmektedir. Kurumsal yapı içerisinde daimi bir AB Konseyi Başkanlığı pozisyonu yaratılmasının altında yatan temel nedenler, günümüzde 27 üyeye sahip ve önümüzdeki dönemde genişleme politikası çerçevesinde üye sayısını artırması beklenen AB’nin mevcut açmazlarından biri olan çok-seslilik sorununa çözüm bulmak, Birliğin temsil gücünü artırmak ve uluslararası konjonktürde meydana gelen gelişmelere yönelik daha hızlı ve net tavır takınılmasının önünü açmaktır.

Lizbon Antlaşması AB Konseyi Başkanı’nın temel görevlerini şu şekilde sıralamaktadır:

o Avrupa Konseyi’ne başkanlık etmek ve işleri yürütmek,

o Komisyon Başkanı ile işbirliği içerisinde olarak AB Konseyi çalışmalarının hazırlığını yürütmek, devamlılığını sağlamak,

o AB Konseyi içerisinde uzlaşının ve fikir birliğinin kolaylaştırılması için çaba göstermek,

o AB Konseyi toplantılarını izleyen dönemde Avrupa Parlamentosu’na bir rapor sunmak.

Aynı şekilde Lizbon Anlaşması ile yeni bir pozisyon olarak Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği oluşturulmuştur. Birliğin dış politika önceliklerinde yeni bir düzenlemeye gidilmeksizin mevcut yapılanmada değişiklik öngören Antlaşma uyarınca, bu görevi yürütecek kimsenin, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcılığı ve Dışişleri Konseyi Başkanlığı’nı yapması öngörülmektedir. İki görevi bir araya getiren temsilciliğin amacı, AB’nin dış ve ortak güvenlik politikalarının yürütülmesinde devamlılık ve bütünlük sağlamaktır.

Görüldüğü üzere etkin kullanılması ve içinin doldurulması halinde iki yeni pozisyonun da AB’nin uluslararası görünürlüğüne ve ‘tek-sesli AB’ hedefine olumlu katkı yapması beklenirdi. Ancak yapılan tercihler bu konuda ümitlerin azalmasına ve kafalarda soru işaretlerinin oluşmasına sebep olmuştur. Bilhassa Türkiye açısından konuya yaklaşıldığında tablonun daha dikkatli okunmasında yarar bulunmaktadır.

Türkiye-AB İlişkileri Nasıl Etkilenir?

AB Konsey Başkanlığı seçimleri ile birlikte bir kez daha ortaya çıkmıştır ki AB içerisinde Almanya-Fransa bloğunun ortak hareket ettiği alanlarda bu ikiliye rağmen karar alabilmek oldukça zordur. Ayrıca Almanya ve Fransa, Birliği büyük oranda kendi öncelikleri ve anlayışları çerçevesinde şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu kapsamda Alman-Fransız liderler kendilerini gölgede bırakabilecek, Birlik adına uluslararası arenada inisiyatif alabilecek liderlerin seçimine engel olmuşlardır. Belçika Başbakanı’nın seçimi bu anlamda Almanya ve Fransa açısından oldukça ideal bir seçim olmuştur. Ayrıca Belçikalı liderin Türkiye konusundaki görüşlerinin Almanya ve Fransa’da iktidarda olan anlayışla birebir örtüştüğü görülmektedir. Zira AB Konseyi Başkanı seçilen Herman Von Rompuy, 2004 yılında muhalefetteyken yaptığı bir konuşmasında Türkiye’ye karşı olumsuz bakışını çok net biçimde ortaya koymuş bulunmaktadır. Adı geçen konuşmasında Belçikalı politikacı şunları söylemiştir;

“Türkiye, Avrupa'nın parçası değil ve asla parçası olmayacak. AB'nin, Türkiye'yi içine alarak genişlemesi geçmişteki genişlemelerle kıyaslanamaz. Avrupa'da aynı zamanda Hıristiyanlığın temel değerleri de olan mevcut evrensel değerler, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin girişiyle kuvvetini yitirir.”[1]

Zaten Merkel ve Sarkozy ikilisi de Türkiye için en ideal olanın ‘imtiyazlı ortaklık’ ilişkisi olduğunu dile getirmiş, Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını değişik kereler vurgulamışlardır. Örneğin Sarkozy, “Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonuna karşıyım. Türkiye Küçük Asya’dır (…) Türkiye büyük bir medeniyettir, ancak Avrupalı değildir” diyerek benzer bir kültürel özcü bakış açısına sahip olduğunu vurgulamıştır.

Seçimlere Yönelik Üç Tespit

Bu noktada hem AB bütünleşmesinin geleceği hem de Türkiye-AB ilişkilerinin seyri açısından üç temel noktaya vurgu yapmak yerinde olacaktır.

İlk olarak AB gelinen nokta itibariyle Almanya-Fransa eksenine dayanmakta ve bu ikilinin hilafına karar alınamamaktadır. Ancak bu süreçte bilhassa sonradan üye olan ülkelerin AB yönetişim mekanizmasına nasıl dâhil edileceği büyük bir sorun olarak ortaya çıkmakta, AB bütünleşmesinin geleceği açısından üzerinde düşünülmesi gereken huzursuzluklar yaratmaktadır.

İkinci olarak AB son seçimde de klasik anlamda ‘mutabakat oluşturma kültürünü’ devreye sokmuş, bu kapsamda her kesimi memnun etmeye çalışan minimalist çözümler üzerine odaklanmıştır. Hal böyle olunca AB Başkanı Hıristiyan Demokrat bir lider olurken, Yüksek Temsilci İngiliz İşçi Partisi’nden seçilmiştir. Yani AB dış politikada çelişkili mesajlar verilmesi konusundaki açıklarını kapatabilecek bir yönetim kadrosunu yine işbaşına getirememiştir. Bu durum da önümüzdeki süreçte AB içindeki genişlemeye ve AB’nin gelecek vizyonuna dair görüş farklılıklarının derinleşmesi riskini taşımaktadır. Bu gerilimin belki de en fazla hissedileceği alan Türkiye’nin üyeliği konusu olacaktır.

Üçüncü ve diğer iki çıkarımın tamamlayıcısı olarak AB bürokrasinin geleceğine yönelik şu tespitte bulunulabilir: AB Konseyi Başkanlığı ve Yüksek Temsilciliğin bundan sonraki süreçte AB bürokrasi çarkına yeni dişliler eklemesi riski olduğunu söylemek mümkündür. Zira AB Konsey Başkanı Herman Van Rompuy her ne kadar Flaman olmasına rağmen Frankofon bölgesinden Başkan Yardımcısı olarak seçilmeyi başararak uzlaşmacı ve diyaloğa açık kişiliği olduğunu göstermiş olsa da vizyon sahibi olmaması, teknokratik ve bürokratik karakteri yüzünden AB’nin geleceğine dair bir ufuk ortaya koyamayabilir.

Sonuç olarak AB Konseyi Başkanlığı ve Yüksek Temsilciliği konusundaki seçimler beklenilen heyecanı yaratmamıştır. Dünyanın yeniden kurulduğu ve oluşan yeni dengeler içerisinde AB’nin de gelecek vizyonunu ve kimliğini şekillendirdiği dikkate alınırsa yapılan tercihlerin uluslararası arenada daha etkin ve kapsayıcı bir AB açısından ümit vermediğini söylemek yanlış olmasa gerektir.




[1] Tony Barber, “Van Rompuy against Turkey Membership”, Financial Times, 19 November 2009.
Mehmet Özcan

Kriz’de Yurtseverlik: Carter Örneği



Prof. Dr. İhsan Bal

ABD’nin 39. Cumhurbaşkanı Jimmy Carter 2005 yılında yayınlanan Tehlikedeki Değerlerimiz ve Amerika’nın Etik Krizi adlı eserinde Bush dönemi terörle mücadele politikalarını kapsamlı şekilde eleştirmekte, ABD’nin dünyanın çeşitli yerlerinde kullandığı işkenceye varan sorgulama teknikleri karşısında Amerikan halkının nasıl sessizliğe itildiğini ortaya koymaktadır. Carter, terörle mücadelenin en hassas dönemlerinde savunulması zor olan demokratik değerlerin her türlü suçlamaya karşın niçin ısrarla önemsenmesi gerektiğini gözler önüne sermektedir.

Demokrasilerde terörle mücadelenin zor bir uğraş olduğu açıktır. Demokrasilerin terör sınavını başarı ile geçebilmeleri için demokrasinin ve hukuka bağlılığın erdemine inanmış kişilere ihtiyaç vardır. Bu durumu ABD örneğinde açıkça görmekteyiz. Zira 11 Eylül sonrası korku ortamında Pentagon, CIA ve Başkanlık üçgeninde uygulanan ABD’nin terörle mücadele stratejisi kapsamında ülkede 1200 kişi terör korkusuyla derhal gözaltına alınmıştır. Bu durumu Carter şöyle ifade etmektedir: “Son dört yıl içerisinde ülkemizin temel hakların korunmasına ilişkin politikasında negatif yönde dramatik değişim gerçekleşti. Birçok ABD vatandaşı da terör korkusundan dolayı benzersiz politikalara onay verdi. Bu ise Amerika’nın saygınlığını çok büyük ölçüde zedeledi.”[*]

Carter ‘Amerika’nın insan hakları savunucusu olarak tarihi misyonu terk etmesini ve bu durumun yasallaştırılmış olmasını’ son derece utanç verici bulmuştur. Bu süreci, her türlü baskıya rağmen, tersine çevirecek olan ise demokrasi ve hukukun üstünlüğüne vurgu yapan kanaat önderleri ile halkın kendisi olacaktır. Nitekim Carter aynı kitabında ‘işkence ve kötü muamele uygulamalarıyla erozyona uğrayan Amerikan değerlerinin bu döngüden çıkması yine Amerikan halkının hükümetini doğru yöne çevirmesi ile mümkün olabilecektir’ demektedir. Bu kapsamda, 11 Eylül sonrası tüm dünyada insan hakları alanında kredi kaybeden ABD’de halkın Barak Hüseyin Obama’yı başkanlığa getirmesi terörle mücadele adı altında yapılan bir takım uygulamalara halkın tepkisi olarak da değerlendirilebilir.

Gerçi Amerikan demokrasisi hala 11 Eylül travmasını atlatabilmiş değildir. Savunma Bakanı Robert Gates’in ABD Kuvvetlerinin 2001 sonrasında tutuklulara reva gördüğü muameleye ilişkin fotoğrafların yayınlanmasını durdurmak üzere Yüksek Mahkemeye mektup göndermesi bunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşılık fotoğrafların yayın hakkını kazanmış olan ‘Yurttaş ve Özgürlükleri Savunma Derneği’ hükümetin bir üst mahkemeye müracaatını ‘bu fotoğraflar tarihi arşivimizin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bunlar Irak ve Afganistan da mahkûmlara yapılan kötü muamelelerin sorumlularını tartışmaya açma bakımında çok önemli’ diyerek eleştirmiştir.

Anlaşılan o ki Amerikan toplumu 11 Eylül sürecinde uygulanan kirli yöntemlerle yüzleşme sancısını halen yaşıyor. Bu sancı hem hukuk platformunda hem medyada hem de yönetim kademelerinde yoğun bir şekilde kendisini hissettiriyor. Örneğin, Başkan Obama bir taraftan Guantanamo üssünün kapatılması ve Irak’tan çekilme gibi politikalar izlerken diğer yandan Afganistan’da aşırı güç kullanımı ve Amerikan askerlerinin kötü muamelelerini içeren fotoğrafların yayınlanması konularında tutarsız bir görüntü veriyor.

Sonuç olarak, Türkiye’de çok dillendirilen ancak az bilinen ABD’nin terörle mücadele süreci önemli dersler içeriyor. ABD örneği, demokrasileri ve ona eşlik eden değerler sistemini tehlike anında ayakta tutabilmenin ne kadar zor bir iş olduğunu anlatıyor. Kökleşmiş demokrasiler toplumsal kargaşa, büyük trajediler ve tehditler karşısında bu değerlere inanmış olanların akılcı ve özverili savunmalarıyla bu süreçleri başarı ile yönetebiliyor. Bu zor görevi icra edenler ise gelişmiş demokrasilerde ‘vatan haini’ değil, Carter örneğinde olduğu gibi ‘vatansever’ olarak görülüyor.

[*] Jimmy Carter, Our Endangered Values: America’s Moral Crisis, New York: Simon & Schuster, 2005.

19 Kasım 2009 Perşembe

Tavuri’li, Mağaralı ve Efgalitto’lu Karakol Nostaljisi: 1970’ler Kıbrıs’ından Bir Kesit



Doç. Dr. Mehmet HASGÜLER

Karakol Mağusa’nın yakınına kurulmuş küçük ve şirin bir yerleşim yeridir. Yaz akşamlarında denize yüksekten bakan bir yerde olduğundan akşamları hep serin ve esintili olur. Bundan ötürü de ayrı bir konumu vardır. Hatırladığım kadarıyla 1970’ten Temmuz 1974’e kadarki yaşam, tipik bir Kıbrıs nostaljisidir. Oyunlar, hayaller, arkadaşlıklar, kavgalar, aşklar, sevinçler, hüzünler benim için önce Karakol’da büyüdü, orada boy attı. Kısaca, iç içe, şenlikli bir hayattı Karakol çocukluğum…

Gökdeniz, Akdeniz

Karakol hatıralarımızdan birisi de ailece toprak yoldan yaya olarak Mağusa’daki Canbulat veya Lozan Palas sinemalarına gitmekti. Yürüyerek sinemaya gitmek ve geceyarısı da geri dönmek. Sema adeta yıldızlardan ‘Işıklı Gökdeniz’ yaratırken, bu hep hayallerimdeki süslü büyüydü ve yürüyüşlerimiz de bu büyük gösterinin sadece bir parçasıydı. Belki de Akdeniz’deki her sema bir gökdenizdi. Her gökdeniz de bir Akdeniz. Büyüsü hep aklımdadır bu yürüyüşlerin…

Getto Yaşamı, İstanbul Yolu

Sosyal yaşam açısından bakıldığında Rum yerleşim birimleriyle çevrilmiş Karakol tam bir gettoydu. Gettonun İstanbul Yolu doğup, dokuz yaşına kadar yaşadığım bir çıkmaz sokaktı. O yıllarda Mağusa’dan gelenlerin Karakol’un içine girmek istediklerinde karşılaşılan ilk sokak İstanbul Yolu’ydu. Bugün artık öyle değil. Karakol İlkokulu’nu arkanıza aldığınızda kesilerek yerlerine apartmanlar dikilen güzelim Efgalitto(okaliptus) ağaçlarının olduğu mekanın önüydü orası bir zamanlar... O dev cüsseli ve heybetli Efgalitto ağaçlarının verdiği görüntü insanın çevre bilincini ve duyarlılığını çocuk yaşta bile olumlu etkilerdi. Bugünkü kötü yapılanmanın olumsuz etkilediği gibi…

Tayfalık

Bu tarihi ağaçların gölgesindeki oyunlarımız ve kavgalarımız da hatıralarımda ayrı bir yere sahipti. İlginçtir, kavgalarımız ve güzellemelerimiz hep ‘güç dengesi’ üzerineydi o sıralar. Biraz toplumlararası gerginlik, biraz Akdenizlilik, biraz Adalılık, biraz Türklük, çokça çocukluk! Sonra bir de Karakol’un meşhur tayfaları vardı. Bunlardan en meşhuru adıyla sanıyla Karakollu ‘Tayfa Yaşar’, diğerleri ise Ahmet Seydali, Alo ve küçük amcalarımdan Halil idi. Tayfalık, aile ve arkadaşlar arasında tam bir törensellik içermekteydi. Ritüelleri vardı. Gurbete gönderme ve karşılığı olmayacak, farklı limanlardan atılmış mektup ve kartpostallar. Sonra geri dönüş ve bir süre dinlendikten sonra yine yola koyulma. Tayfalık şimdi pek popüler değil, ama o günlerde durum farklıydı. Rumlar tarafından memuriyetten ve kamudan çoğunlukla dışlanan Kıbrıslı Türklerin hayata sarılma yollarından biriydi tayfalık. Dünyaya açılmaktı aynı zamanda. Artık tanınmamış ve ambargolu bir ülkenin Mağusa Limanı’nda tayfa olmak da çalışmak da zorlaştı, kolaylaşırken memur olmak.

Karakol’da Mahalle Baskısı ve Varoş Duygusu Yoktu

Karakol, dikkatle incelenmesi gereken yerlerden biridir. Bir sosyal labaratuardır da aslında. Bilenler ve hatırlayanlar anlar; oralarda ne mahalle baskısı, ne de varoş duygusu vardı. Gerçekte iki Karakol vardı: Birisi Karakol, diğeri de Çukurlar. Çukurlar daha fakir olanların buluştuğu bir yerdi ve burada, -aslında Karakol’un bir başka yüzünü ve zenginliğini oluşturan- Çingeneler de vardı. Çukurlar bir ötekilik duygusu ve algılaması verse bile, tam da öyle değildi. Nesneleştirme ve ötekileştirme yoktu aralarında. Çukurlar ve Karakol derken aslında ayrım psikolojik düzeydeydi. Lakin mağarada yaşayan insanları da düşünüldüğünde Çukurlardaki durumun pek de parlak olmadığı ortadaydı. Yine de Çukurlar’ın erkekleri de orada yaşayan diğerleri gibi nöbete giderdi. Onlar da mücahitti yani. Nöbet zaten herkesi eşitleyen de birşeydi. Sonuçta hepimiz Karakol’luyduk ve hepimiz aynı okulda aynı sıraları paylaşırdık.

Ortak Paydalar: Okul, Barbaros ve Komşuluk

Kolejler ve sınıf atlamaya dönük özel okullar mahallenin ruhuna, karakterine ve meşrebine pek uygun değildi. Aslında o günlerde gerçekten yoktu tek başına kurtulmak…Ya hep beraber ya da hiç birimiz ! Nasıl Mücahitlik babalarımızı, komşuluk analarımızı birarada tutarsa. Biz çocukları da bir arada tutan temel öge okuldu. “Barbaros”, babamın ve birlikte olduğu manganın nöbet tuttuğu bir yerdi. Yüksek, hem denizi hem de Karakol’un gerisindeki Rum birliğini gözetleyen bir nöbet yeriydi burası. Tehlikeli bir nöbet yeriydi, zordu orda olmak geceleri. Annelerimiz de dönemin kendine has ekonomik şartları gereği işbirliği ve dayanışma içindeydiler.

Öğretmenler Kutsaldır

Okulumuzun çok kıymetli öğretmenleri vardı. Hepsi de öğretme aşkıyla yanıyorlardı: Okula hemen başladığımda kalem tutmayı öğreten Havva Asım hocamın ellerinde öperim. Öte yandan Rahmetli Sait hocam ve eşi Rukiye hocam, şöhreti ağabeylerimiz arasında yayılmış olan Memduh (Ener) hoca... Memduh hoca gerçek bir halk öğretmeniydi. Okulumuzun yerleşim yeri denizi tam karşıdan görmekteydi ve eski bir köşkün (Mansura’nın evi) dönüştürülmesiyle oluşturulmuştu. Görüldüğü gibi bizlere yön veren bir tarafta okullarımız ve öğretmenlerimiz, öte tarafta Mücahit babalarımız ve her şeye kol kanat geren analarımız…Öğretmenlik o günlerde kutsal bir meslekti ve her öğretmen de bu şöhrete layıktı. Para, pul, grev yoktu, ama öğretme aşkı ve ideali yüksekti. Öyle özel ders falan ise hiç yoktu!

Türkiye NATO’dan Çıkartılabilir Mi?



Prof. Dr. Çağrı Erhan: USAK Koordinatörü ve USAK-Transatlantik Araştırmaları Merkezi Başkanı

BATI’DAN UZAKLAŞMA İDDİALARI

Türkiye’nin, bütün ülkelerle arasındaki problemleri çözerek, siyasi ve ticari ilişkilerini artırması sebebiyle, bazı çevreler “Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor” gibi saçma iddialar ortaya atıyor. Başbakan Erdoğan’ın Rusya Başbakanı Putin ile zaman zaman bir araya gelmesi de benzer eleştirilere yol açıyor. Davos’taki Erdoğan-Putin görüşmesinde Babacan da hazır bulunmuştu.

Yaz aylarından itibaren hız kazanan Türkiye karşıtı lobi yabancı basın organlarında boy göstermeye devam ediyor. Türkiye’nin bölgesinde izlediği diplomasiden rahatsız olanların eleştirilerinin dozunun giderek artacağı değerlendirmesini daha önce yapmıştım. Ama eleştirilerin boyutlarının “saçmalık” mertebesine ulaşacağını doğrusu tahmin edememiştim. “Türkiye’yi, Batı’dan uzaklaşıp, İran ve Suriye’ye yakınlaşmakla” itham edenler, “İsrail’e ilişkilere mesafe konulmasının Batı’nın çıkarlarına aykırı olduğunu” söyleyenler, “Rusya’yla bu kadar kapsamlı bir ekonomik iş birliği yapılmasının Washington tarafından endişeyle izlendiğini” söyleyenler vardı. Bu kez, “Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı, hatta Batı’nın düşmanlarıyla beraber olduğu, böyle bir ülkenin NATO üyeliğinin sorgulanmaya açılması gerektiği” şeklinde bir düşünce yavaş yavaş olgunlaştırılmaya başlandı.

GÖRÜŞ AYRILIKLARI

Kuşkusuz, “böyle saçmalık olur mu? Türkiye 1952’den beri NATO’nun üyesi. İttifak’a, Kosova’dan Afganistan’a; Aden Körfezi’nden Bosna’ya çok büyük katkılar sağlıyor. Kimsenin gücü Türkiye’yi NATO’dan çıkartmaya yetmez” diyenleriniz çoğunluktadır. NATO’yu kuran Kuzey Atlantik Antlaşması’nda üyelikten çıkarma ya da üyeliğin askıya alınması gibi bir düzenleme yapılmadığından, zaten teknik olarak da, Türkiye’nin İttifak’ın dışına itilmesi mümkün değil. Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulamaya açmaya çalışanlar da bu durumu pekâlâ biliyorlar. Maksat, Ankara’yı NATO’dan çıkartmak değil, “Batı çıkarlarını rahatsız ettiği” söylenen dış politika açılımlarından vazgeçmesini sağlamak. Bunların başında da İsrail ve İran’la olan ilişkiler geliyor.
Nitekim “NATO’dan çıkarılma” saçmalığını gündeme getiren David Schenker’in çalıştığı kurum olan Washington Enstitüsü, ABD’deki İsrail lobisine ve sekiz yıl boyunca dünyanın başına bela olan Yeni Muhafazakâr politikacılara ve bürokratlara yakınlığıyla biliniyor. Bu “think tank” bünyesinde hazırlanan ve zaman zaman basınımızda da yer alan Türkiye ile ilgili rapor ve makaleleri dikkatli bir analize tabi tuttuğumuzda, istisnasız tüm yayınların tutucu İsrail Sağ’ı ve Amerikan Yeni Muhafazakârlarının düşünceleriyle bire bir örtüştüğünü görmek bizi şaşırtmadı. Önceki yıllarda Türk siyasetçilerinin ve devlet adamlarının Washington’a yaptıkları ziyaretlerde bir konuşma yapmak için mutlaka uğradıkları yerler arasında yer alan bu kuruluşun artık bu türden üst düzey ziyaretçilerinin olmaması, biraz da niteliğinin ve misyonunun ortaya çıkmasıyla ilgili.
Tüm NATO üyelerinin, dünyadaki tüm gelişmelerle ilgili olarak tek tip bir görüşe sahip olduklarını söylemek imkânsız. Kurulduğu günden bu yana İttifak’ın üyeleri arasında, zaman zaman çatlamalara yol açan derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı. Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle, nükleer konularda ABD’nin güdümüne girmemek için ülkesini 1966’da İttifak’ın askeri kanadından çıkartmıştı. 1999’da Kosova operasyonu sırasında Yunanistan, kendi hava sahasını Belgrad’ı bombalayan NATO uçaklarına kullandırtmamıştı. 2003’teki Irak harekâtına Fransa ve Almanya destek vermezken, İspanya, Polonya ve İngiltere ABD’yle birlikte “İstekliler Koalisyonu”nun içinde yer almışlardı. Jacques Chirac’la George W. Bush arasındaki gerilim bir nevi restleşmeye dönüşmüş ama kimse Fransa’yı NATO’dan çıkartmayı önermemişti.

KIBRIS VE FÜZELER

Türkiye de, tıpkı birçok başka ülke gibi, İttifak’ın politikalarına ilişkin kendine özgü görüşlerini NATO platformlarında dile getiriyor. Bazen kendi ulusal çıkarları gerektirdiği için, diğer tüm üyelerin görüş birliği ettiği konularda bile direnebiliyor. Mesela, AB üyesi NATO müttefiklerinin yıllardır sürdürdüğü Kıbrıs Rum Kesimi’ni, NATO imkân ve kabiliyetlerinin kullanıldığı Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) operasyonlarına dâhil etme yönündeki ısrarlı girişimlerine, Ankara da aynı derecede ısrarlı biçimde karşı çıkıyor. Ada’da iki tarafça da onaylanan adil bir çözüm olmadan buna izin vermeyeceğini dile getiriyor.
İkinci bir görüş farklılığı, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirilmekten vazgeçilen Amerikan füzelerinin, “NATO ülkelerinin savunulması” konsepti içine sokularak Türkiye’ye yerleştirilmek istenmesi üzerine ortaya çıktı. Türkiye, kimi kimden koruyacağı pek belli olmayan ve Rusya’nın büyük tepkisini çeken söz konusu füzelerin kendi topraklarına yerleştirilmesine sıcak bakmıyor. Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri dolayısıyla çıkan 1962’deki Küba Krizi sırasında en yakın müttefikinin kendisini nasıl yüzüstü bıraktığı hâlâ hafızalardayken, Ankara’nın meseleye bu kadar temkinli yaklaşmasını da anlayışla karşılamak gerekiyor.
Üçüncü olarak, İsrail’in, Türkiye’nin isteğiyle Akdeniz’deki bir NATO tatbikatının dışında bırakılması da, NATO müttefikleriyle yaşanan bir ayrışma olarak takdim ediliyor. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimin bir parçası olarak değerlendirilebilecek bu hususu, Türkiye ile NATO arasında derin bir çatışma unsuruymuş gibi algılamak yanlış. Türkiye’yi bundan dolayı suçlayanlar, geçen hafta ABD’yi ziyaret eden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile -bugüne kadarki tüm gelenekleri altüst edip- basın önünde ikili bir fotoğraf bile çektirmeyen ABD Başkanı Barack Obama’nın tutumunu acaba neden eleştiremiyorlar?

AFGANİSTAN KONUSU

Afganistan’da devam etmekte olan NATO operasyonuyla ilgili olarak da Türkiye ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi müttefiklerinden ayrı bir görüşü savunuyor. Afganistan’daki asker sayısının artırılmasıyla bu ülkede huzur ve istikrarın sağlanması arasında doğrusal bir ilişki kurulamayacağını her zaman vurgulayan Türkiye’nin görüşlerine dolaylı yoldan bir destek geçen hafta içinde ABD’nin Kabil’deki büyükelçisinden geldi. Afgan halkının desteğini kazanmanın yolu bu ülkeye daha fazla asker sevk etmekten geçmiyor.
Yukarıdakilere benzer görüş farklılıklarının sayısını artırmak mümkün. NATO konularından az çok anlayan hiçbir ciddi akademisyen veya düşünce kuruluşu uzmanı bu görüş ayrılıklarını abartıp, konuyu “Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması” mertebesine taşımazken, lobilerin güdümündeki ve mali yapıları itibariyle nereye bağımlı oldukları apaçık ortada olan birtakım kuruluşlarının, sığ değerlendirmeler yaparak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmaları, “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” çabası olarak nitelendirilebilir.



Bu yazı ilk olarak 17 Kasım 2009 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde Diplomatik Muhakeme köşesinde yayınlanmıştır.

17 Kasım 2009 Salı

Kıbrıs Sorunu: Türkiye-AB İlişkilerinde Gordion Düğümü (mü)?



Mustafa Kutlay,USAK AB Araştırmaları Merkezi

mustafakutlay@gmail.com


Doğu Akdeniz Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (DAÜ-SAM) 12–13 Kasım 2009 tarihlerinde Gazimağusa’da “Avrupa ve Kuzey Kıbrıs İlişkileri Üzerine Uluslararası Konferans: Politik, Ekonomik ve Stratejik Konularda Perspektifler” başlığı altında bir konferans düzenledi. Dünyanın değişik ülkelerinden gelen 25’ten fazla katılımcının tebliğlerini sunduğu konferansta, Kuzey Kıbrıs’a, Kıbrıs sorununa ve Türkiye-AB ilişkilerine etkisine dair konular değişik boyutlarıyla irdelendi.[i]

Bilindiği gibi Kıbrıs sorunu ile ilgili oldukça hassas bir dönemden geçilmektedir. Bir yanda adada iki lider, Mehmet Ali Talat ve Dimitris Hristofyas, 2008 Eylülünde başladıkları kapsamlı müzakereleri yürütmektedir. Diğer tarafta ise Kıbrıs sorunu Türkiye-AB ilişkileri önünde bir engel olarak devam etmekte ve Aralık 2009 zirvesinde AB’li liderlerin konuya ilişkin alacakları karar merakla beklenmektedir.

Adadaki müzakereler açısından bakıldığında umutların her geçen gün azaldığı görülmektedir. Nisan 2010’da Adanın kuzeyinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşıyor olması ve şu ana kadar çözüme ilişkin iki lider arasında tatmin edici bir uzlaşının sağlanamaması günbegün artan karamsarlığın en temel gerekçesini oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin doğrudan dâhil olduğu ve uluslararası aktörlerin çözüm yönünde yoğun destek verdiği Annan Planı sürecinde dahi çözümün sağlanamadığı bir sorunda, sadece iki liderin iradesiyle −ki o liderlerden bir tanesi Annan Planı’na ‘hayır’ diyen Hristofyas’tır− meselenin nasıl çözüleceği başlıca merak konusudur. Hatta “misyonunu Kıbrıs sorununu çözmek” olarak belirlemiş bir politikacı olan Mehmet Ali Talat’ın bile bu konuda yeterince ümid-vâr olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira Talat, yeni yayınlanan söyleşi kitabında “[Rum Tarafı] BM’den korkuyor. Karışmasın diyor. Ben bunu gerçekçi ve mantıklı bulmuyorum. BM müdahil olmadan bir anlaşmayı sonuçlandıramayız” demektedir.[ii] Dolayısıyla müzakerelerin olumlu şekilde sonuçlanması mevcut dışsal şartlar altında zor görünmektedir.

Kıbrıs Sorunu: Türkiye-AB İlişkilerinde Gordion Düğümü

Kıbrıs sorununun oldukça hassas ikinci boyutunu ise Türkiye-AB ilişkilerine etkisi oluşturmaktadır. Bilindiği üzere AB, Annan Planı’na ‘hayır’ dedikten sadece günler sonra Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında üyeliğe kabul etmiş, zaten karmaşık olan soruna doğrudan taraf olarak meselenin daha da çetrefil bir hal almasına ve deyim yerindeyse Gordion Düğümü’ne dönüşmesine neden olmuştur. Zira Türkiye AB sürecinde Kıbrıs Rum Kesimi’ni de müzakere masasında ‘veto’ yetkisi olan bir devlet olarak karşında bulmuştur. Ek Protokol nedeni ile de hâlihazırda 8 müzakere başlığı dondurulmuş, diğer başlıkların kapatılması da Türkiye’nin limanlarını ve hava sahasını Rum gemilerine açmasına bağlanmıştır.

Türkiye ise KKTC’ye referandum sürecinde verilen sözlerin tutulmadığını, izolasyonların kaldırılmadığını, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün ve finansal yardımların uygulamaya geçirilmediğini öne sürerek Ek Protokol hükümlerini uygulamayı reddetmiştir. DAÜ-SAM konferansında en fazla tartışılan ve katılımcılar tarafından sıklıkla dile getirilen noktalardan bir tanesi de bu konu olmuştur. Birçok katılımcı AB’nin referandum sürecinde vermiş olduğu sözleri tutmamış olmasının onun kredibilitesine ciddi anlamda zarar verdiğini ve Türk tarafını hayal kırıklığına uğrattığını dile getirmiştir. Zira dünya üzerinde hukukun üstünlüğü, insan hakları, pacta sunt servanda (ahde vefa) gibi prensipleri öne çıkararak alternatif bir güç bloğu olma iddiasındaki AB, Kıbrıs Türk Toplumu’na verdiği sözleri tutmamıştır. Zaten sınır ihtilaflarını çözmediği halde Rumları üye yaparak Kıbrıs sorununda asimetrik bir denge yaratan AB, Annan sonrası süreçteki tavrı ile de normatif temellerini ciddi anlamda tartışmaya açmıştır. Dahası Kıbrıs sorunu bugün itibariyle Türkiye-AB ilişkilerinde bir ‘Gordion Düğümü’ haline gelmiştir.

AB’nin bir ‘B Planı’ Var mı?

Mevcut konjonktürde görülen odur ki AB ada üzerinde iki lider arasında yürütülen görüşmelere umut bağlamış durumdadır. Peki, müzakereler çöker ve Türkiye, AB süreci ile Kıbrıs konusu arasında karar vermeye zorlanırsa ne olur? Bu soruya cevap veren Avrupa Federalistleri Başkanı ve Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs sorununu yakından bilen üyesi Andrew Duff kısa, net ama kafa karıştırıcı bir cevap vermiştir: “AB’nin müzakere sürecinin çökmesi durumunda bir B Planı yoktur.” Dolayısıyla, Duff’a göre, adadaki müzakereler çöker ve Türkiye-AB ilişkileri açmaza girerse, AB ne yapacağını bilmemektedir. Konferansta bir konuşma yapan ve Duff’a hitaben açıklamada bulunan TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı ve Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ise “Türkiye bir tercih yapmaya zorlanırsa şüphesiz KKTC’yi seçecektir. Bugün için sorun güven bunalımıdır. Eğer AB niyetine girmiş olsa bir şekilde Rumları ikna etmeyi başarır ve Kıbrıs konusunda sorunları çözebilir. Nasıl 40 milyonluk Polonya ikna edilmiştir, 600 binlik Rumların vetosunu aşmak da mümkündür” diyerek AB’nin ‘politik niyete’ sahip olmadığını ve dolayısıyla Kıbrıs meselesini çözmek için çaba harcamadığını dile getirmiştir.

Kıbrıs Sorunu ve Türkiye-AB İlişkileri: Gönülsüz Denge

Bugün gelinen noktada Türkiye-AB ilişkileri değerlendirildiğinde Kıbrıs sorununun daha genel bir sorunun parçası olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Özellikle Almanya ve Fransa Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkmakta, açıktan ‘imtiyazlı üyelik’ önermektedirler. Yani tam üyelik yolundaki dengeyi alternatif birliktelikler lehine bozmak istemektedirler. Hatta Fransa bu kapsamda beş müzakere başlığının açılmasını veto etmektedir. Türkiye ise tam üyeliğe alternatif hiçbir oluşumu kabul etmeyeceğini en yetkili ağızlardan her fırsatta tekrarlamaktadır. Dolayısıyla mevcut durumda ilişkilerin geleceğine dair Türkiye’nin vizyonu ile AB’nin lokomotif ülkeleri Almanya ve Fransa’nın vizyonu örtüşmemektedir. Böylece bir gönülsüz denge durumu ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir yöne ilerlemeyi zorlaştıran bu statüko durumunda Kıbrıs sorununa ilişkin de yapıcı adımlar atılamamakta, sorun ertelenerek zamana bırakılmaktadır. Ancak bu politika en fazla AB’nin inanırlığına ve normatif gücüne zarar vermekte, AB’nin çifte standartla hareket ettiğine ve ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ tuzağına düştüğüne dair algıyı pekiştirmektedir. Nitekim konferansa katılan birçok akademisyenin kanaati de bu yönde oluşmuştur.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
[i] Konferans tebliğlerinin tam metni için bkz. Eastern Mediterranean University Center for Strategic Studies, International Conference on Europe and North Cyprus Relations: Perspectives in Political, Economic, and Strategic Issues, (Famagusta: EMU-CSS Publications, 2009).

[ii] Mehmet Ali Talat, Adam: Talat’ın Kıbrısı, Söyleşi: Erdal Güven, (İstanbul: Doğan Kitap, 2009), s. 98.

Ağlayan Ada(m): Talat’ın Misyonu?! (1)



Doç. Dr. Mehmet Hasgüler, USAK Kıbrıs Uzmanı

Gazeteci Erdal Güven, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile yaptığı mülakatlardan Adam: Talat’ın Kıbrıs’ı adlı kitabı İstanbul’da yayınladı. Bu eseri seçkin yayınevlerinden Doğan Kitap neşretmiş. Mülakatlardan hazırlanan kitap aslında bir cümle ile öne çıktı. Doğrusu eğer bu bir pazarlama stratejisi ise kitap okunmadan meşhur oldu denebilir. Hasılı PR (Halkla İlişkiler) çalışması olarak başarılıydı. Kitabın içeriği değil, bu cümle öne geçti. Oysa kitabın bütünsel olarak değerlendirilmesi hem Talat’a hem de Güven’e haksızlık yapılmaması açısından daha kıymetlidir.

Kitabın Oluşumu: Oriana Güven

Önce kitabın oluşumundan söz edelim. Kitap, yirmi bir bölümden ve sonunda Talat’ın albümünden diye fotoğrafların yer aldığı bir kısımdan oluşmaktadır. Ayrıca sonunda bir de biyografik kronoloji de bulunmaktadır. Ünlü İtalyan gazeteci Oriana Fallaci’nin liderlerle yaptığı söyleşilere ve sonradan kitaba dönüştürdüğü çalışmasını andırdığını söylemek ve Güven’in başarısını teslim etmek gerekir. Zaten Erdal Güven, Türk basınında Kıbrıs’la ilgili farklı haberleri ve yorumlarıyla kendini göstermiş başarılı bir gazetecidir. Burada kitabın bir dış politika gazetecisi açısından kayda değer ve kayıtlara geçecek bir çalışma ortaya çıkardığını da eklemek gerekir. Ayrıca bu çalışma, bir dönemin yükselen değerlerinin düşüşü öncesi durumunun fotoğrafını çeken bir belge niteliği de vardır.

Akdeniz Aceleciliği mi, Erken Havlu atmak mı?

Talat’ın söyleşi kitabıyla ilgili dikkat çeken en önemli yan, emekli olan veya aktif siyasetten çekilen politikacıların yaptığının tersine bir yol izlemesidir. Bunu Akdeniz aceleciliğine veya erken havlu atmaya yormak da mümkündür. Daha emekli olmadan anılarını yayınlatırken Talat belki de vurgulamak istediği şeyleri ancak bu yolla yapabileceği kanısındaydı. O zaman kitap elbette yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir propaganda malzemesi olarak hemen, şimdi raflara gönderilmiştir.

Şeherliliğin Bencilliği: Köylülük ve Halkçılık

Talat’ın söyleşisinde ilk defa öğrendiğimiz şey şeherli yaşamı bencilce bulmasıydı. Bu görüş de hemen ilk bölümde öne çıkarılmaktadır. Zaten Erdal Güven de bunu kitabının önsözünde ‘bir insan öyküsü olarak okursanız, bir köy çocuğunun dünya liderlerinin saygı duyduğu bir cumhurbaşkanına dönüşümünün satır başlarını bulacağımızı’ söyleyerek Talat’ın bu yanına vurgu yapmak istemektedir. Hatta kitabın ilk cümlesi de bununla başlıyor. Elbette Erdal Güven’in bildiği ve yakından tanıdığı ilk cumhurbaşkanı Denktaş olmasından ötürü Talat’ı onunla kıyaslamakta ve kolayca bu yargıya varmaktadır. Hatta sadece Denktaş’la değil Türkiye’dekilerle de kıyaslamakta ve aslında büyük bir hata yapmaktadır. Halbuki Dr Fazıl Küçük’le Talat karşılaştırılmış olsaydı bu yargının yerine başka bir tanım bulmak gerekebilirdi. Bilindiği ve anıldığı gibi köylülük ile halkçılık aynı şeyler değildir. Halk adamı sözleri zaman zaman Türk basınında Denktaş’la ilgili de çok söylendi. Hatta bandabuliya’ya Denktaş’ın bisikletiyle gitmesi, halkın içinde fotoğraf çekmesini de düşündüğümüzde bu tür benzetmeleri Talat’tan çok belki eski cumhurbaşkanı hak etmekteydi. Öyleki bir Dr. Küçük’ün halk adamlığıyla konuya yaklaştığımızda Talat’ın yukarı perdeden bakan tavrının neresi köylü diye sormadan da edemez insanoğlu. Dolayısıyla bu tür benzetmelere en uzak kişidir Cumhurbaşkanı Talat.

Elmalar Armutlar: Türkiye-Kıbrıs Mukayesesi

Bu noktada Türk basınında hep yapılan hata buradaki durumu Türkiye’yle kıyaslamak ve ordan yargı vermektir. Bu, sanırım zaman zaman çok yanıltıcı olabilmektedir. Bilinen klişedir: Kıbrıslılar lüks arabalara biner, vs. Kıbrıs’ın kendine özgü koşulları dikkate alınmadan, çalakalem, yüzeysel gözlemlerle yapılır bu keskin yorumlar. Benzer bir durumdur Talat’ın “halkçılığı”. Gerçekten Denktaş’ın halkın içinde olması ile Talat’ın şeherli yaşamdan hoşlanmaması arasında bir karşılaştırma yapmaya kalktığımızda, sanırım Talat’ın halktan çok uzak duran bir yaklaşıma sahip olduğu da konuyu gerçekten bilen herkes tarafından teslim edilecek bir değerlendirmedir. Hatta halkına yabancı olduğu bile söylenebilir. Hatta Talat’ın Stalinist-elitist bir yönetim yapısı geleneğini temsil ettiği bile söylenebilir.

Riyakârlık!

Bunlara ek olarak bir de şeherli yaşamı Talat, riyakârlığın, çekememezliğin ve kötülüklerin merkezi olarak gördüğünü söylemektedir. Riyakârlık, Türk Dil Kurumu sözlüğünde Riya’dan gelmektedir. Riya ise inandığı, düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama huyu, iki yüzlülük diye tanımlanmaktadır. Talat ve partisi CTP bu konuda aslında biraz sabıkalı ve kusurludur. Özellikle 2002-2004 dönemindeki mitinglerde ve sonrasındaki söylemlerde Sarayı halka açma sözlerinin boş vaatler olduğu hemen ortaya çıkmıştır. Bu konuda Talat acaba şehere aşina olduktan ve özellikle saraya girdikten sonra sözünü ettiği riyakârlığı ve kötülüklerin merkezi dediği şeyden nasiplenmiş olmasın?

Talat Denktaş Olacak! Pekiyi ya KÖGEF?

İkinci bölümde de “Gün gele Mehmet Ali Talat’ın Denktaş’ın yerini alacak” diye bir başlık bulunmaktadır. Burada 1970’te ODTÜ’ye gidiş ve sol hareketlere katılma konusunda Dev-Genç, Deniz Gezmiş ve Ertuğrul Kürkçü anılmaktadır. Oysa ki Talat’ın esas mesaisi ve kariyeri kurucu başkan olduğu KÖGEF’le yükselmişti. Lakin KÖGEF(Kıbrıslılar Öğrenim ve Gençlik Federasyonu) sanki unutulmuş ya da es geçilmişti. Bu dönemden bahsederken Türkiye sosyalistlerine gönderme yapıp, Kıbrıslı Türk Devrimcilerin örgütünden ve kendisinin kurucu başkanı olduğu yapıdan söz etmemesi dikkatlerden kaçmamıştır. TUBİTAK bursu elbette ki prestij içeren ve önemli bir şey olurken, KÖGEF’in adının bile geçmemesi biraz tuhaf değil mi? Öyle ki bugün Talat’ın kısa biyografisinde bile adı anılan bu örgüt neden unutuldu? Belki Türkiye’de KÖGEF’i kimse hatırlamadığından ve bu durum belki de artık pek prestij taşımayan bir hareket olmasından kaynaklanmaktadır. Neyse KÖGEF konusu belki Talat’ın kariyerinde anmak istemediği bir mazi olabilir. Bunları yazmak da nerden çıktı şimdi….Bu bölümde ayrıca rahmetli babasının Talat’ın “kelliğinden ötürü Denktaş’ın yerini alacağını” arkadaşlarına söylediğini işitiyoruz. Dahası rahmetli baba sadece Denktaş analojisi yapmamış, oğlunu Atatürk’e de benzetmişti. Burada elbette rahmetli babanın öngörüsüne diyecek bir şeyimiz yok; ama Talat’ın bu noktada seçilmişliğiyle Erdal Güven’in köylü çocuğun Saray’a çıkış hikâyelendirmesi arasında bir çelişki olduğunu da söylemek gerekir. Seçilmişlik zaten alınan değil verilen bir şeydir de.

APEC 2009 Singapur Zirvesi ve Geleceğe Dönük Beklentiler



Doç. Dr. Selçuk Çolakoğlu, USAK Avrasya Araştırmaları Merkezi

APEC’in son yıllık Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Singapur’da 14-15 Kasım 2009 tarihleri arasında gerçekleştirildi. 21 üyesi ile dünyanın en geniş bölgesel ekonomik işbirliği kuruluşlarından biri olan APEC, dünya ekonomisinin yarısını temsil ediyor. Yani APEC üyeleri dünya GSMH’nın yarısından fazlasına sahipler. Bu açıdan APEC zirveleri dünya ekonomisinin seyri açısından daha fazla bir heyecan ve merakla takip ediliyor. Üyeleri arasında dünyanın en büyük üç ekonomisinin (ABD, Japonya, Çin) bulunması, APEC’in kararlarının önemini daha iyi açıklamaktadır. Yine yeni ABD Başkanı Barack Obama ve yeni Japon Başbakanı Yukio Hatoyama’nın katılacağı ilk zirve olması açısından 2009 Singapur liderler buluşması ayrı bir önem taşımaktaydı.

2009 Singapur Liderler Zirvesinde dünyadaki mali krizin aşılması, kriz sonrası dünyada sürdürülebilir bir ekonomik iyileşmenin sağlanması ve dünyadaki çok taraflı ticaretin güçlendirilmesi gibi iktisadi nitelikteki konular öncelikli olarak tartışıldı. Bu noktada dünya kamuoyunun beklentisi somut ve üye ülkeleri bağlayıcı nitelikte kararların çıkması yönündeydi.

Yayınlanan liderler bildirgesinde daha çok bölgesel ekonomik entegrasyona odaklanıldığı görülmektedir. Bu noktada en önemli gelişme 2010’daki Japonya’nın dönem başkanlığında uzun vadeli iktisadi kalkınma stratejisinin kapsamlı bir şekilde ele alınmasının kararlaştırılması olmuştur. Zaten 2010 yılı sonu itibariyle APEC’in gelişmiş ekonomileri kendi aralarında her türlü ticari tarife ve gümrükleri kaldıracaklardır. 2020 yılı sonu itibariyle tüm APEC üyeleri ekonomik liberalleşmeye geçecektir. Bu açıdan uzun vadeli kalkınma stratejisi ortak bir APEC standardı tutturmak açısından büyük önem taşımaktadır. ABD’de 2008 yılında ortaya çıkan son mali kriz, ABD’ye ihracata dayalı ekonomileri olan APEC üyelerini oldukça sarsmıştır. Bu durumda APEC üyesi ülkeler arasındaki gelir dağılımı dengesizliğini daha da artırmıştır.

Singapur Zirvesinde ele alınan diğer önemli bir konu olan iklim değişikliğine ilişkin ise tam bir uzlaşmaya varılamamıştır. Başını Japonya’nın çektiği bir grup APEC üyesinin küresel ısınmayı önlemek için somut kotalar belirlenmesi yönündeki çabalarına rağmen, en fazla karbon dioksit salınım oranına sahip üyelerden ABD ve Çin’in muhalif tutumundan dolayı bir sonuca ulaşılamamıştır. APEC’in gelişmiş ekonomileri Japonya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda Kyoto Protokolü ile getirilen çevre koruma tedbirlerini desteklerken, kalkınmakta olan üyeler kendi ekonomik gelişim sürecini yavaşlatacağı gerekçesiyle bu tür önlemlere karşı çıkıyorlar.

Bunun dışında APEC’in geleceği noktasında hayati konular zirve sırasında pek tartışılmadı. Konuşulsa bile kesin bir uzlaşmaya varılamadı. Güneydoğu Asya ülkelerinin ekonomik bir işbirliği örgütü olan ASEAN’ın giderek Doğu Asya bölgesine yayılmaya başlaması zamanla APEC’e alternatif oluşmasını de beraberinde getirecek bir süreç durumunda bulunuyor. Daha önceden APEC’in sadece bir alt bölgesi olan ASEAN artık Japonya, Güney Kore, Çin ve hatta Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da bir araya geldiği Doğu Asya zirvelerine de evsahipliği yapmaktadır. Bu açıdan ASEAN’ın liderler zirveleri sırasında üye olmayan diğer Asya ülkelerinin de katılımıyla Doğu Asya zirveleri de toplanmaktadır. Japon Başbakanı Hatoyama, Tayland’ta 23 Ekimde 2009 tarihinde gerçekleştirilen son zirvede Avrupa Birliği gibi bir oluşuma gidecek Doğu Asya Topluluğu oluşturulması gerektiği fikrini ortaya atmıştır. Bu açıdan ASEAN’ın APEC’ten tek farkı, Amerika kıtasındaki üyelerden ABD, Kanada, Meksika, Peru ve Şili’nin yer almamasıdır. ABD ise kendisini Doğu Asya bölgesinin dışında bırakacak böyle bir yaklaşıma oldukça soğuk bakmaktadır. Bu açıdan APEC’in devamı ve başarısı özellikle ABD açısından büyük önem taşımaktadır. Bölgedeki entegrasyonun Doğu Asya merkezli mi yoksa Amerika kıtasının da yer aldığı Pasifik merkezli mi olacağını ise zaman gösterecek.

16 Kasım 2009 Pazartesi

'Türkiye, Bölgenin Vicdanıdır'


* USAK Başkanı Sedat Laçiner’le Graham Fuller ve Eric Jan Zürcher’in açıklamaları doğrultusunda Türk Dış Politikasını değerlendirdik.

16 Kasım 2009 05:45

Analitik Bakış

Analitik Bakış: Graham Fuller BBC’ye verdiği bir demeçte “Türkiye artık Batı’nın sadık müttefiki değil, Türkiye, Batı’nın reçetelerini uygulamasa bile yaptıklarından Batı da faydalanacak” dedi. Sizce bu açıklamaları nasıl değerlendirmek gerekir?

TÜRKİYE, KÜRESEL GÜÇLERE MEYDAN OKUYAN BİR POLİTİKA İZLEMİYOR

Doç. Dr. Sedat Laçiner: "Türkiye, şu anda küresel güçlere meydan okuyan bir politika izlemiyor. Türkiye, ne Avrupa Birliği’ne ne de Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı bir meydan okuma içinde değil. Sınırlarının dışına da taşmıyor. Hatta ortak değerler açısından ve hedefler açısından da ciddi bir uyum var. Özellikle ABD ile soğuk savaş bitiminde oluşan kopukluk aşılıyor. Yeni değerler, değişen hedefler doğrultusunda hedef ve değer birlikteliği genişletilerek yola devam edilmeye çalışılıyor.

Obama’nın şu ana kadarki bakış açısıyla Türkiye’nin bakış açısı arasında çok büyük bir fark görünmüyor. Hatta Bush’un bile söylem düzeyinde Türkiye ile çok büyük benzerlikleri vardı. Sorun eylem düzeyindeydi, metotlardaydı, yöntemlerdeydi. O nedenle ortada bir çelişki yok. Bölgesel politikalara bakıldığında ise Türkiye daha aktif hale geldi. Bunun da nedeni Batı’ya meydan okuma değil.

Birincisi Türkiye daha zengin bir ülke, daha güçlü bir ülke. Bunun diplomasiyi daha aktif hale getireceği muhakkak. İhracat ve ithalata dayalı bir gelişme modeli izliyor Türkiye, dolayısıyla aktif olmaya mecbur. İkincisi, Soğuk Savaş bittikten sonra Türkiye gibi ülkelerin manevra alanları arttı. Yani eskiden olduğu gibi küresel sistem bölgeleri daha istikrarlı halde tutamıyor. Sorunları çözme gücünü büyük devletler önemli oranda kaybettiler.

O yüzden de Türkiye bu açığı doldurmaya çalışıyor. Bir de Türkiye barışa, istikrara ve çözüme mahkûm bir ülke. Yani yanı başında bir Filistin meselesi devam ederken, bir Irak meselesi devam ederken ‘bana ne’ diyebilecek bir lükse sahip değil. Çünkü o sorunlar Türkiye’nin içine nüfuz ediyor ve Türkiye’nin de sorunu haline geliyor."

Analitik Bakış: Eric Jan Zürcher ‘Türkiye akılcı duygusallık politikası izliyor’ diye bir açıklama yaptı.

TÜRKİYE, ORTADOĞU’DA; BÖLGEYE ÇEKİ DÜZEN VEREN, ÖNCÜLÜK YAPAN ÜLKE KONUMUNDA

Doç. Dr. Sedat Laçiner: "Bence doğru ve güzel bir tespit. Türkiye, bölgeye sahip çıkıyor. Çünkü şu görüldü ki ABD, Ortadoğu Bölgesi’nin ıslah edilmesi, sorunların çözülmesi ve düzeltilmesi konusunda dışarıdan müdahalelerle başarılı olamıyor. Şu ana kadar ABD’nin akıl hocası ya da partneri İsrail ve İngiltere’ydi. Londra ve Tel Aviv’in çözüm önerileri Ortadoğu’da işe yaramadı.

Yani Türkiye bu anlamda bir alternatif üretiyor. Aslında olması gereken de şudur: Her bölgede bir lokomotif ülke ortaya çıkar. Ekonomik, siyasi ve askeri anlamda bu ülke diğerlerini derler, toplar ve çeki düzen verir bölgeye. Avrupa Birliği’nde Batı Avrupa’ya baktığınızda Fransa ve Almanya bu rolü üstlenmiştir ama daha çok Almanya üstlenmiştir.

Bu anlamda Türkiye’nin farkı, etki bölgesinin çok fazla olması. Yani Almanya gibi sadece Orta ve Batı Avrupa değil, Türkiye’nin etki bölgesi.Avrupa var, Ortadoğu var, Kafkasya var, Orta Asya var Balkanlar ve Karadeniz Havzası var.Türkiye’nin bölgesi çok fazla. O yüzden de lokomotif olması gereken yerlerin sayısı çok fazla. Bazı yerlerde tek başına lokomotif olmak zorunda kalacak, bazılarında ise yükü birden fazla tren çekecek.
Türkiye’nin yaptığı budur. Türkiye Ortadoğu’da özellikle; bölgeye çeki düzen veren, öncülük yapan ve inisiyatifi olan bir ülke konumunda. Bu Avrupa’nın aleyhine değildir. ABD’nin zararına bir şey değildir. Aksine bölge dışı büyük devletlerin bu bölgedeki sorunları çözmede bir ortak ihtiyacı var. Şu ana kadar Türkiye bu ortak ihtiyacı karşılayabilen bir ülke değildi. Türkiye’nin bir potansiyeli vardı ama o potansiyeli kullanmıyor idi. Ayrıca Türkiye’nin iktisadi gücü de buna izin vermiyor idi. Ama bugün gelinen noktada konjonktür uygun, Türkiye’nin gelişmişlik ve güçlenme seviyesi gittikçe bunu destekliyor ve Türkiye bölgenin düzeltilmesinde çok iyi bir ortak olma özelliğine doğru da gidiyor.

Aslında Türkiye’nin yaptığı küreselleşmeye, küresel sisteme ayak uyduramayan, büyük oranda onun dışında kalan, bir anlamda bir çukur gibi, bir boşluk gibi kalan Ortadoğu’yu küresel sisteme entegre etmektir. Türkiye, burada rahatlatıcı, regülatör rolünü oynamaktadır. Bunu da ABD soğuk savaş bitiminden sonra aslında her bölgede bir veya birkaç ülkeden bekledi. Türkiye o role yeni yeni ulaşmış durumda. Fakat bu şu demek değil. ABD ne isterse Türkiye yapacak.Bu ABD’nin işine geliyor olsa da burada inisiyatif alacak olan Türkiye. Zaman zaman çıkar farklılıkları da olabilir. Fakat Türkiye’nin burada yapmış olduğu bölgeyi düzenlemektir, dünya sistemine entegre etmektir ve bunu da tek başına yapmasında aslında güçlükler vardır.

TÜRKİYE, ETRAFINDA KÜMELENDİĞİ BÖLGENİN VİCDANIDIR

ABD gibi küresel güçlerin desteğini de Türkiye arıyor ve aramaktadır. AB’nin ve ABD’nin Türkiye’ye bu konuda özellikle de iktisadi projelerde destek olması gerekiyor.

Türkiye’nin duygusal tepkilerine gelince, Türkiye bu bölgenin vicdanıdır. Yani bu tarihsel bir durum ve bu bölgedeki ülkelerle geçmişine bakıldığı zaman, Türkiye’nin İsrail’le ve Arap ülkeleriyle ilişkilerinde çok temiz bir karnesi var.Bu durumda Türkiye’ye konuşma ve doğruyu söyleme sorumluluğu yüklüyor. Hem de arabuluculuk sorumluluğu yüklüyor.

Türkiye’nin etrafındaki otuzun üzerindeki ülkeyle kardeşlik ilişkisi vardır. Bu uluslararası ilişkilerde çok kullandığımız bir terim değildir. Kimiyle ırk kardeşliği ilişkisi var, Azerbaycan ve Kazakistan gibi Türk cumhuriyetleriyle. Türk azınlıklardan dolayı özellikle Bulgaristan’la özel bir ilişki var. Kimi ülkelerle de Osmanlı’dan gelen bir kaderdaşlık var. Orada iç içe geçmişlikten gelen mesela Ermenilerle, mesela Rumlarla inanılmaz bir benzeşiklik, bir akrabalık bağı var. İşi zorlaştıran; ama yeri geldiğinde de kolaylaştıran bir şey bu.

Kaderdaşlık, ortak tarih, ırksal bağlardan dolayı soydaşlık ve kardeşliğe ilaveten bir de din kardeşliği var. Pakistan’la, Afganistan’la, Endonezya ve Malezya’yla böyle. Bu anlamda da Türkiye’nin gerçekten çok geniş bir coğrafyada özel akrabalık bağları var. Bu duygusal yaklaşımları da getirecek; ama pragmatik akılcı bir ülke olduğu için Türkiye, bunu dengeleyerek götüreceği kanaatindeyim."

Analitik Bakış: Çok teşekkür ederiz.

Doç. Dr. Sedat Laçiner: "Ben teşekkür ederim."

---------------------------------------------------------------
Doç. Dr. Sedat Laçiner Kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. Milliyet gazetesinde ana muhalefet ve Başbakanlık muhabirliği görevlerinde bulundu. Gazi Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans eğitimine başlayan Laçiner, Milli Eğitim Bakanlığı bursunu kazanarak eğitimine İngiltere'de devam etti. Manchester'da dil eğitimi ve araştırmalarda bulunan Laçiner Yüksek Lisans derecesini 'onur derecesiyle' (distinction) Sheffield Üniversitesi'nden aldı. Doktora derecesini ise Londra Üniversitesi King's College'da yaptı.


2003 yılında ise Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin müdürü oldu. 2004 yılında Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) kurucu başkanı olan Dr. Laçiner 2005 yılında uluslararası ilişkiler doçenti oldu. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu USAK ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi ODAM Başkanı, Uluslararası İlişkiler ve Ortadoğu uzmanıdır.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi BİİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. Ayrıca Bilkent Üniversitesi'nde Turkish Foreign Policy (Türk Dış Politikası) derslerini ve Güvenlik Bilimleri Enstitüsü'nde doktora düzeyinde Uluslararası Suçlar ve Terörizm derslerini veriyor ve YÖK Başkanlık Danışmanı.

13 Kasım 2009 Cuma

Parlamento, Demokrasi ve Terör*



Prof. Dr. İhsan Bal

Terörle mücadele genelde güvenlik güçlerinin teröristleri yakalayarak ve gözaltına alarak etkisiz hale getirdiği bir süreç olarak algılanır. Bunun temel nedeni insanların ve yönetimlerin terörün eli silahlı kısmına hapsolmaları ve terörle mücadeleyi daha çok terörist ile güvenlik güçleri arasında bir düello olarak algılamalarıdır. Hâlbuki modern çağ terör tarihine bakıldığında terör eylemleri teröristlerin bir kısım söylemlerini topluma ve devlete dayatmak için uyguladıkları bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dolayısıyla terör, eylemler zinciri olmakla birlikte terörizm daha çok bu eylemlerin sindirdiği toplumlarda terör propagandasını daha güçlü kılmak için ortaya konulmuş bir düşün yayma felsefesidir. Nitekim her terör eylemi gerçekleştirenler açısından bir kısım söylemleri öne sürmek için yapıldığı iddiasını taşır. PKK Kürtlerin haklarını korumak söylemi ile hareket ederken bir kısım radikal örgütler takipçilerinin hakları adına mücadele ettiklerini öne sürerler. Demokrasi ise terörle mücadeleye karşı bir tez olarak halkın güven içinde ve özgür iradesiyle devletine ve sistemine inanmasını esas alır. Bu açıdan bakıldığında teröristlerin iddia ettiği savların çürütülmesi veya terörün korku üzerinden oluşturduğu propaganda tekelinin kırılması, açık toplumun yaratılması ve demokratikleşmenin sağlanmasıyla mümkündür.

Teröristlerin fikirsel alanda serbest rekabete açık olmadıkları bilinen bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında terörle mücadelenin önemli bir alanı demokrasinin güçlendirilmesi ve serbest söylem gücünün oluşturulmasıdır. Zira demokrasi, bireylerin vatandaşlık bilinciyle inandıkları ve kendi iradeleriyle savundukları devletlerini teröre ve terörün yok etmeye çalıştığı özgürlük ortamına karşı korumaya çalışmasıdır.

Demokrasi, terörle mücadelenin güvenlik güçleri ile teröristler arasında bir düello olmadığını kanıtlar ve teröristlerin yok etmeye çalıştığı özgürlük ortamının bizzat halk tarafından sahiplenilmesini sağlar. Bir etnik, dini veya siyasi grup adına eylem yaptığını iddia edenlerin yenilgiye en yakın oldukları nokta o gurubun, fikirlerin şiddetin yarattığı korku dünyasında savunulamayacağına inandıkları andır. Gelişmiş demokrasilere bakıldığında terörle mücadelenin demokratikleşme ayağında milli parlamentoların çalışmalarına ve inisiyatif almalarına şahit olunmaktadır. Liberal demokrasilerin parlamentoları toplumun karşılaştığı şiddet sarmalı gibi kritik anlarda alacakları inisiyatifle hem toplumun desteğini arkalarına alırlar hem de toplumun önünü açarlar. Böylece, toplumsal dayanışmayı ve birey-devlet arasındaki gönüllü sözleşmeyi her defasında daha sağlam bir zemine oturturlar.

Ne yazık ki Türkiye’de terörle mücadelenin fikirsel aşamasına ilişkin alınmaya çalışılan parlamenter inisiyatif bile endişe ile karşılanmaktadır. Kurtuluş Savaşı gibi Türk Devleti’nin varlık ile yokluk arasındaki mücadelesini günbegün takip etme, denetleme ve karar verme inisiyatifini başarıyla yürütmüş olan Meclisin, Cumhuriyetin 86. yılında şiddet sarmalını kırma konusunda halkına vereceği demokratik güvence ve demokrasinin sorun çözme gücüne olan inanç halen karanlık dış senaryolarla ilintilendirilmektedir.

Bu kadar yıllık demokrasi deneyiminin artık terör de dâhil olmak üzere ülkenin kanayan yaralarını kendi çatısı altında çözeceğine inanan ve bu inancını bütün Türkiye’ye taşıyan güçlü bir Meclisimiz olduğunu görmek en büyük dileğimiz. Demokrasinin temsil yeri olan TBMM’nin Türkiye’yi daha fazla demokratikleştirerek terör sorununu çözeceğine insanımızı ikna etmesini 10 ve 12 Kasım oturumlarından beklemek hepimizin hakkı. Terörle mücadelenin silahlı alandan fikirsel alana kaydığı şu zamanda tüm Türkiye Meclisin bu kritik süreci öfke yerine akıl, erdem ve bilgelikle yönetmesini beklemektedir. Bu oturumlarda 70 milyon, parlamento çatısı altında kimin sorunun, kimin ise çözümün parçası olacağını izliyor olacak.

*Bu yazı ilk olarak 10 Kasım 2009 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.

Bilgiye Hükmeden Dünyaya Hükmeder*



Prof. Dr. Çağrı Erhan: USAK Koordinatörü ve USAK-Transatlantik Araştırmaları Merkezi Başkanı

Türkiye’de vakit geçirmeden bir “Düşünce Kuruluşları” yasası hazırlanmalıdır. Düşünce kuruluşlarının ana işlevleri bu düzenlemeyle tarif edilmeli, TÜBİTAK veya Türk Standartları Enstitüsü’nce belirlenecek standartlara sahip olmayan birimlerin düşünce kuruluşu sıfatını taşımalarının önüne geçilmelidir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni çalışma mekânı olan USAK Evi’nin açılışında yaptığı konuşmada, düşünce kuruluşlarının modern devletlerin karar alma mekanizmaları açısından ne kadar büyük bir önem taşıdığını örneklerle ortaya koydu. Gerçekten de, ülkemizde bilhassa son on yıldır bir hamle içine giren düşünce kuruluşları, bir yandan kamuoyunun bilgilendirilmesinde, diğer yandan da devletin politika oluşturması için alternatifler sunmada giderek artan bir fonksiyon icra ediyor.

Batı ülkelerindeki birçok örnekle mukayese edildiğinde, nispeten çok genç ve dar kapsamlı olan Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının daha sağlıklı ve fayda sağlayıcı bir yapıya kavuşmaları için mutlaka gerçekleştirilmesi gereken şeyler var. Her şeyden önce, düşünce kuruluşu olgusunun saygınlığının temin edilmesi gerekli. Maalesef Türkiye’de düşünce kuruluşu (think tank) etiketi taşıyan onlarca kurumun büyük çoğunluğu ne düşünce üretiyor, ne de gerçek bir kurum niteliğinde. 1990’lardan itibaren dünyada yükselmekte olan trendi gözlemleyen bazı pragmatik girişimcilerin öncülüğünde oluşturulan bu türden yapılanmalar, düşünce kuruluşu olmanın en temel gereği olan bağımsız düşünebilme ve her türlü devlet ve/veya devlet dışı tesirden azade olarak, ürettikleri fikirleri kamuoyuyla paylaşabilme gibi bir kaygı taşımıyorlar.

KÖTÜ PARA İYİ PARAYI KOVAR

Türkiye’de o kadar çok “tek kişilik think tank” ya da “tabela think tanki” olarak nitelendirilebilecek kurum var ki, bir kişiyi basın önünde “parlatıp” siyaset alanına tepeden indirebilme veya para kazanma dışında hiçbir amaç taşımayan bu türden kuruluşlar, gerçek düşünce kuruluşlarının saygınlığına da gölge düşürüyor. İktisatta Gresham Yasası olarak bilinen, “kötü para iyi parayı kovar” ilkesine benzer bir biçimde, sayıları giderek artan “tabela think tankleri” sağda solda mantar gibi bittikçe, büyük düşünsel ve fiziki emekler harcanarak teşekkül ettirilen ciddi düşünce kuruluşlarının ürünleri de kamuoyunda şüpheyle karşılanır hale geliyor. Zira kamuoyunu doğru bilgilendirme yerine, gündemde kalabilmeyi şiar edinmiş olan bazı kurumlar, titiz bir arka plan çalışmasıyla desteklenmiş, disiplinlerarası bir işbirliğinin çıktısı niteliğine sahip, mantık örgüsü ile kurgulanmış akılcı ve olabildiğine bilimsel ürünler yerine, reyting yapma ihtimali yüksek komplo teorileri uydurmayı tercih ediyorlar. Ürettikleri dayanaktan yoksun bu komplo teorilerinin iflas ettiği durumlarda ise, kendilerinin sadece alternatif bakış açıları sunduklarını, ortaya konan görüşlerin yanlışlanabilmesinin bilimin tabiatı gereği mümkün olduğunu dile getirip, sıyrılmaya çalışıyorlar. Fakat defalarca gerçekleşen bu durumdan en fazla zararı, bir kez daha iflas edeceğini bildikleri yeni komplo teorilerinin peşinde koşmaktan ne bir mahcubiyet ne de yorgunluk sebebiyle vazgeçen “tabela think tankleri” değil, dolaylı olarak ciddi kurumlar görüyor. Teşbihte hata olmaz, usulsüzlük ve yolsuzluklarla mudilerinin tasarruflarını heba eden bazı küçük bankalar geçmişte nasıl Türkiye’deki tüm bankacılık sektörüne olan güvenin yok olmasına sebep olduysa, gayriciddi sözde düşünce kuruluşları da benzer bir sonucun yavaş yavaş ortaya çıkmasına yol açıyor.

Bu durumun önüne geçip, Türk düşünce kuruluşu sektörüne hak ettiği saygınlığı kazandırmanın en iyi yolu, bu alanın gerekli yasal çerçeveye kavuşturulmasından geçiyor. Türkiye’de faal durumda olan düşünce kuruluşları ya vakıf, ya dernek, ya da şirket biçiminde örgütlenmek zorundalar. Hâlbuki bir nevi bilimsel araştırma kurumu özelliğine sahip bu kuruluşların, vakıflar kanunu, dernekler kanunu veya şirketler hukukuna tabi olarak çalışması kadar yanlış ne olabilir? Ülkemizde yedi kişinin bir araya gelip de kurduğu ve”..... enstitüsü” adını taşıyan her dernek, nasıl gerçek bir eğitim kurumu olamazsa, aynı biçimde oluşturulan her stratejik araştırma merkezi de gerçek bir düşünce kuruluşu kimliğine sahip olamaz.

Türkiye’de vakit geçirmeden bir “Düşünce Kuruluşları” yasası hazırlanmalıdır. Düşünce kuruluşlarının ana işlevleri bu düzenlemeyle tarif edilmeli, düşünce kuruluşu olabilmek için yeterlilik kıstasları geliştirilmeli, TÜBİTAK veya Türk Standartları Enstitüsü’nce hazırlanacak bu standartlara sahip olmayan birimlerin düşünce kuruluşu sıfatını taşımalarının önüne geçilmelidir.

Elbette düşünceyi ifade edebilme özgürlüğü en temel insan haklarındandır. Bunu kısıtlamak çağdaş değerlerle ters düşmek anlamına gelir. Fakat müteahhitlik ruhsatı olmayan bir kişinin taştan, tuğladan bir bina inşa etmesine, sanayi odasında kaydı bulunmayan bir kişinin fabrika açmasına izin verilmeyen Türkiye’de, düşünce üretme ve zihinleri inşa etme iddiasında bulunan kurumların kendi alanlarıyla ilgili herhangi bir mevzuatla bağlı olmamaları düşündürücüdür. Türkiye’de nasıl özel televizyon ve radyo istasyonlarının “anayasaya aykırı olmasına rağmen” bir ihtiyacın ve talebin zorlamasıyla sayılarındaki artışa bağlı olarak bu alana ilişkin bir yasal çerçeve oluşturulmuşsa, düşünce kuruluşlarına ilişkin de benzer bir düzenlemenin yapılmasının zamanı gelmiştir. “Düşünce Kuruluşu” etiketini kullanabilme, bugünkü kadar kolay ve sıradan olmamalıdır.

KÜÇÜK DE OLSA ADIM ATILMALI

Diğer taraftan, özgür düşünce üretebilme ekonomik bağımsızlıkla da doğrudan ilgilidir. İçinde bulunduğumuz bilgi çağında, dünyadaki birçok gelişmiş ülkede düşünce kuruluşları, vergiden muaf tutulma, bağış kabul edebilme, miras bırakılabilme başta olmak üzere çok sayıda doğrudan veya dolaylı mali uygulamalarla desteklenirken, Türkiye’de henüz bu aşamaya gelinmemiştir. Ülkemizde sadece “kamu yararlı vakıf veya dernek” ibaresini Bakanlar Kurulu kararıyla elde etmiş kurumların mali muafiyetleri söz konusudur. Hâlbuki bir düşünce kuruluşunun devlet tarafından “kamuya yararlı” olarak adlandırılması bile başlı başına bir itibar sorununa sebep olabilir. Zira Türkiye’nin milli menfaatleri paralelinde yabancı devletlerin yönetimlerini ve kamuoylarını bilinçlendirmek için de çalışan düşünce kuruluşlarının en baştan “devletin güdümünde” veya “yarı-resmî kuruluş” olarak yaftalanması söz konusu olacaktır. Bunun önüne geçmenin yolu da, düşünce kuruluşu tarifini baştan çok iyi yaparak, bu kapsam içine giren tüm kurumların belli mali muafiyetlerden yararlanmalarını sağlamaktır. Ayırımcılık yapılmadan, herkes için sağlanacak bu imkân aynı zamanda her dönem dillendirilen siyasileşme, kadrolaşma gibi bazı iddiaların da gündemden düşmesini mümkün kılacaktır.

Türkiye artık sadece kendi bölgesinde politika üreten bir ülke olmaktan çıkmakta, tüm kıtalarda ve tüm uluslararası kuruluşlarda, inandığı ve benimsediği değerler çerçevesinde sesini duyuran bir güçlü lider görüntüsü vermeye çalışmaktadır. Düşünce kuruluşlarının daha etkin hizmet vermelerini kolaylaştıracak birkaç küçük adımın atılması, Türkiye’nin lider olma hedefine daha çabuk ulaşmasına yardımcı olacaktır. Yeni açılan USAK Evi’nin kapısında yer alan bir cümleyi hiç unutmayalım: “Bilgiye hükmeden, dünyaya hükmeder.”



*Bu yazı ilk olarak 10 Kasım 2009 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde Diplomatik Muhakeme köşesinde yayınlanmıştır.

12 Kasım 2009 Perşembe

'Turkish Soft Power Shapes the Middle East'

* Interview with Sedat Laciner on Turkey’s Expanding Foreign Policy by Kaitlin MacKenzie

Q - How does Turkey’s location impact its foreign policy?

Sedat Laciner (SL):
"First of all, Anatolia is a special place between the continents of Asia, Europe, and Africa. It was always an important place for the Romans, for the Greeks, Arabs, Iranians, and Russians. If a country is located in such a special place, it needs a special foreign policy to protect its interests and to maintain its relations with the neighboring regions. The Anatolian political and economic order needs to be integrated with that of the Balkans and the Caucasus, and with that of today’s Middle Eastern systems, for otherwise it cannot maintain its sovereignty, development, independence, or peace. Turks, during the Ottoman era, first integrated the Anatolian territories and then moved to the territories that connect Anatolia to Europe, Asia, and northern Africa. That is why the first sultans of the Ottoman Empire gave great importance to integrating the Balkans and Asia Minor before integrating the Black Sea region and the Caucasian and Middle Eastern territories nearby.

Now, times have changed. Today, you cannot conquer countries by invading them; this is not the way to protect your interests. Wars, territorial wars, are not effective to unite peoples and countries. From satellite systems to the communication revolution to the transportation revolution, the needs of the information age are completely different than those of the past regarding foreign relations. Today’s Turkey still needs to integrate the surrounding regions, but the methods will be different, and in today’s world Turkey cannot impose its ideas and policies on the surrounding countries. Turkey, unlike the Ottoman Empire, should not dictate policies and should not aim to be a hegemonic state in the region."

Q - How should Turkey act towards its neighbors?

SL:
"Turkey first needs to integrate the surrounding regions, which had collapsed by the First World War. The global powers’ mistakes during the 20th century unfortunately increased the disintegration of the region. For example, in the Middle East, the deadly impacts of the Palestinian-Israel problem and the wrongs of the great powers regarding the region decreased democracy, tolerance, co-operation, stability and economic development. The leaders of these countries are afraid of each other.

There is a huge problem of mistrust among the leaders of the region, and they look for friends outside the region instead of concentrating on cooperation and dialogue amongst themselves. Turkey was one such country at the end of the Cold War. But with the disintegration of the Soviet Union and the collapse of the bipolar system, Turkey gained more room to maneuver in the region and discovered that the main problem was mistrust between regional countries. Turkey understood that regional countries had to develop a common understanding to solve their own problems and that regional, local prescriptions instead of outside powers’ solutions were needed. But the problem during the 1990s was that Turkey’s economy was limited, and Turkey’s problems with the neighboring countries were still hot and fresh. For instance, the PKK terrorism problem between Turkey and Syria was a very big barrier between the two countries. Syria was supporting PKK terrorists against Turkey, and it was impossible for the two countries to develop a close friendship. With the death of Hafez al-Assad, Syria changed. And after the 1999 earthquake, the 2001 economic crisis in Turkey, and the grave political changes following these events, Turkey also changed."

Q - How has Turkish foreign policy changed over time?

SL:
"With the AK Party (Justice and Development Party) government, Turkey declared a new foreign policy understanding. The architect of this new foreign policy understanding is Ahmet Davutoglu, an International Relations professor. He calls his understanding “strategic depth”, or a “zero problem with neighbors” foreign policy. Actually this is not a deviation from the Turkish foreign policy orthodoxy. There is a great continuation in Turkish foreign policy understanding and implementation. The only difference is that as Turkey and the world have changed over the years, Turkey’s relations with the outside world have evolved accordingly. In the 1950s, for example, Turkey was quite a poor country, and although the Turkish football team had qualified to participate in the World Cup tournament in 1950, it was in Latin America, and Turkey did not have the financial resources to send its football team to the tournament. Imagine how poor Turkey was. (Now we have money, but our football team cannot qualify for the tournament!) The financial power of a country certainly shapes its diplomacy and external relations. Now, the Turkish foreign minister, president, prime minister, each of the heads of the Turkish military forces, have their own jets. Turkey’s foreign policy infrastructure has also been much improved with the economic boom in the Turkish economy, and this has created political improvements as well.

Turkey, after the AK Party’s rise to power, first aimed to solve its problems with neighboring countries. First, Turkey started a dialogue process and created new dialogue channels. Syria-Turkey relations would be a perfect example of this new foreign policy understanding. Since 2003, Turkish high ranked politicians have visited Damascus more than 100 times. This is unusual for the Middle East region, whose leaders normally do not visit each other so frequently. For example, Iranian president Ahmadinejad visited Istanbul last year for the first time in nearly 12 years. When President Abdullah Gul visited Saudi Arabia he became the first Turkish President who visited the country in last 19 years. But in Western European political life, the German and French prime ministers see each other two or three times every month, sometimes every week. There are many occasions for European prime ministers to meet, such as the NATO summit, OECD, World Bank, IMF, G7, G20, European Union meetings, historical days and their own bilateral negotiations and meetings. Turkey that’s why concentrates on more visits between the regional countries. Moreover if any leader has problem with another one in the region Turkey involves the problem and make efforts to overcome the distrust or animosity between the leaders as we experienced in Syrian-Saudi leaders case. It can be said that the dialogue and strengthening of the communication ways are at the heart of the new Turkish understanding.

Apart from Syria, Turkey has made efforts to improve its relations with Iraq and Iran too. But the problem with Iraq was that it was in a state of conflict and war, and it was almost impossible to improve relations, especially in the economic and political areas. The problem with Iran is trust. Historically, Turkey and Iran have been completely different leaders of the Muslim countries. Turkey has been the leader of the Sunni Muslims and Iran has been the leader of the Shia communities. Turkey has always represented a more moderate religious understanding. As a matter of fact, the ethnic difference between the countries is not so large. More than 30 percent of the Iranian population is Turkish origin – Azeri and Turkmen. And until the 20th century, Iran had been governed by Turkish leaders for centuries. One example of this relationship is the famous war between Yavuz Sultan Selim and Shah Ismail. Yavuz Sultan Selim was one of the greatest Ottoman Sultans, and Shah Ismail was the greatest Iranian Shah. Shah Ismail was Turkish, as was, of course, Yavuz. Yavuz would send a letter in Persian and Ismail would respond with a letter in Turkish, for the Iranian palace leaders spoke Turkish until the 20th century. The two countries’ ethnic compositions are very similar, but the problem is they represent completely different religious understandings. Istanbul was the capital of moderate, or liberal, religious understanding.

The biggest problem between Turkey and Iran today is mistrust. Some of the Iranians still see Turkey as an agent of the Western world, as an agent of the United States and the European Union, and they think that Turkey may undermine Iranian sovereignty and Iranian dominance in the region. Even during the Ottoman time, though the Ottomans were stronger than the Iranians, Iran cooperated with the Vatican, the center of Christianity. Iran cooperated with Christian countries against Muslim countries. It is even the case now that Iran’s one of the closest allies is Russia. And in the conflict between Azerbaijanis and Armenians, Iran has better relations with the Christian Armenians. This is not a matter only of religion; the realpolitik side must be taken into account as well. Turkey is trying to alleviate the mistrust between the two countries, saying “Forget the past; let’s create the future.” For the new Turkish understanding Iran is not a competitor but one of the most important partners in the Middle East for Turkey.

Turkey first aims to solve its hot and current problems. Then the second step of this understanding is to set up a foundation for future political cooperation. Turkey does not start with the sensitive political issues. Turkey is not involving itself in the internal problems of other countries. First of all it is trying to establish economic cooperation and trying to increase social relations between the countries and between the societies. The aim is to establish long-lasting dialogue and cooperation, or the institutionalization of regional cooperation. Maybe economic integration would be possible after that, but it is still early for such cooperation. We need a safe base for the politics and economic-social tools will provide that needed base for the leaders.

Q - What have been the results of Turkey’s foreign policy strategy?

SL:
"In the past, the regional states mostly discussed, or argued about, ‘big’ political problems. But now, Turkey is not talking about politics, but also economics, as well as technical questions such as transportation infrastructure, visas regimes, and tourism. As a matter of fact this is the spirit of the EU. After World War II, the EU countries began to cooperate on economic and technical matters, and the spillover effect eventually led to more and more political cooperation. In 2009 Turkey and Syria for example reached a visa-free partnership after many co-operation efforts.
Turkey applied to the EU (EEC at that time) in 1959 and we have many written agreements between the EU and Turkey. Turkey is now in full membership negotiations. But although Turkey and the EU have been partners for more than a half-century, they have not been able to reach a visa-free agreement. So Turkey-Syria relations have progressed faster than Turkey-EU relations, at least with respect to the visa process. Some say we cannot establish Schengen regime, but we have Shamgan, in reference to the Turkish name for Damascus, Sham.

Another success is the establishment of common cabinet meetings between Turkey and Syria, and of course between Turkey and Iraq. Usually countries cannot establish such cabinet meetings, and very few countries in the world have done so. For example, Germany and France have common cabinet meetings. Now Turkey and Syria, and Turkey and Iraq have common cabinet meetings, and ministers meet at least once a month.

Turkey further does not ‘allow’ any conflict between its neighboring countries. For example, Baghdad accused Damascus of ‘encouraging’ terrorism inside Iraq. Damascus denied the accusation and the relations strained. Turkey immediately got involved and asked them not to go to the media. The Turkish foreign minister visited Damascus and Baghdad and convinced the leaders to come to Istanbul and Ankara to solve the problem. Similarly, Saudi Arabia's king Abdullah and Syria’s Bashar al-Assad had a disagreement, and both leaders were so reluctant to get together. Turkey persuaded Assad to visit Saudi Arabia first; he agreed on the condition of the Saudi Arabian king returning the visit. So, thanks to Turkey’s efforts, the two leaders solved the issue and paid mutual visits for the first time in more than five years."

Q - Going back to what you mentioned before, how has Turkey’s improved economic situation affected its foreign relations?

SL:
"Turkish economy, in terms of trade, direct Turkish investments, foreign investments in Turkey, tourism, industrial production etc., has boomed in the last five-six years. Growing economy directly affect Turkey’s external relations and increase capabilities of Turkish diplomacy. The economy also strengthens Turkey’s soft power over its region. Millions of people thanks to tourism come to Turkey and visit seaside resorts; Iranians, Israelis, Arabs, Russians, Georgians etc. enjoy the Turkish way of life.

Turkish cultural products are also part of its soft power and affect the Middle Eastern societies. For example, in the Arab world the most popular television drama series are recently Turkish (like ‘Gümüș’, ‘Nur’ in Arabic; ‘Years of Loss’; ‘Bouquet of Flowers’ etc.), and Turkish satellite TV shows have an audience of millions in the region. Turkish soaps such as ‘Nur’, , which was first dubbed into the Syrian Arabic dialect to be broadcast on Arab satellite channels rapidly captured the attention of various groups of society, not only women. These drama series have previously been dubbed into German, Romanian and other European languages to be broadcast in Europe.

Tourism and culture relations are not just business; they affect culture, political understanding and many other things. The television dramas for example deal with social issues within the framework of overlapping stories and dramatic plots for suspense. These series look at issues such as love, family values, society, unemployment, poverty and greed from a Turkish angle.

Turkey with its success stories and export products shapes these countries, these societies’ structures, but not by imposing or dictating change. Turkey knows each country has its own story. If you try to change their leaders, their regimes, you cannot get results you expect. We need time and we need different methods. Of course the improvement of democracy, human rights standards, and transparency all are Turkish foreign policy’s preferences, but Turkey or any other country should not dictate something to these countries. Turkey is trying to be a model and therefore first has to improve itself before dictating democracy or human rights standards to other countries. First, Turkey is improving its own political life, maturing its own political culture, and it gives inspiration to other countries. For example, Iranians, Syrians, even Saudi Arabians look at the Turkish experience and they see that the Turks are Muslim, Turks are Middle Eastern, Turks are like us, and they can be democratic, they can be rich, they can be like the Western nations, so all are possible. Turkey shows other nations that such a path is possible, that liberal democracy and liberal economy with a huge Muslim population (as seen in the Turkish experience) do not cause instability and chaos. Arabs and Persians fear instability and chaos, and are afraid that more democracy, more rights may cause anarchy. But Turkey proves the reverse is true.

The second thing that the Turkish experience proves is that true friendship, reliable partnership between Turkey and the Western countries is possible. There is not many success stories between the West and the Muslim world. Al Qaeda and other extremist violent terrorist organizations argue that the Western people are enemies of the Muslim people. The United States and European countries, they argue, aim to undermine Islam and to take natural resources without paying anything. If Turkey can be successful in its relations with the EU, for example if Turkey can be a full member of the EU, with its Turkish identity and Muslim religion, it will be a success story and a model, an inspiration for the rest of the Muslim countries."

Q - Lately, there have been claims that Turkey is shifting its foreign policy focus. Do you agree with this charge?

SL:
"Some columnists have recently argued that Turkey’s foreign policy direction is changing, that the new government is shifting Turkish foreign policy from the West to the East. I disagree. Turkey is expanding its foreign policy, not shifting it.

Turkey applied to the EU for full membership, and in 2005 EU leaders confirmed Turkey’s standing and decided that Turkey’s human rights standards, economic development, and political maturity were sufficient for full EU membership. The negotiation process was set up to improve the details. So, in principle, Turkey could be a full member of the EU. As a matter today Turkey’s economy and political life are much more better than some of the EU members. But Germany’s Merkel, France’s Sarkozy, and some other leaders in some of the EU countries are preventing Turkey’s membership. If EU countries were to accept Turkey as a full member today, Turkey would be ready to be a EU country. The current government has no problem with the West, or the EU and, when compared with previous Turkish governments, Turkey is much closer to EU membership. The problem in becoming an EU country, a full Western country, is not on the Turkish but the EU side. As President Abdullah Gul underlined in his USAK Speech on 4 November 2009 one who is interested in Turkey’s ultimate direction should look at the values of Turkey not the appearance. Turkey strengthens its Western values, like democracy and liberal economy.

The second thing some columnists in the Western media ask is why Turkey is improving its relations with Syria and Iran, the most problematic countries in the world. It seems they are right; maybe Turkey should improve its relations with so-called ‘better countries’, like France, Germany, or Italy, but the problem is that Turkey’s neighbors are Syria and Iran, not Germany or France. We cannot change our neighbors. Maybe ‘these neighbors are from Hell’ as the West sees them, but they are still our neighbors. States cannot change their locations. We have to first change our neighbors’ nature if we are not happy with them and then we have to ‘tame’, I think, these countries and persuade them to cooperate. Turkey has to make them true neighbors, genuine and truthful partners. If Turkey were between France, Germany, Italy, and Switzerland, then of course everything would be different. But our neighbors are relatively poor and problematic countries; they are not fully democratic. We are so close to Palestine, Iraq, Iran, Israel etc. Turkey has to accept its situation and change it with time. Turkey should not be accused of improving its relations with its neighbors. And it should be remembered that France for example has better economic relations with many Middle Eastern countries than Turkey has. So, do we accuse France of shifting its foreign policy to the East? No. Every country has the right to improve its relations with any other country in the world. And if something is acceptable for France, it should be acceptable for Turkey as well."

Q - Thank you

SL: "Thank you"


---
Sedat Laciner is director of USAK (International Strategic Research Organization), Ankara-based Turkish think tank

Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası

Kısaca USAK

USAK Foto Galeri